21 Aralık 2010 Salı

Av Mevsimi

Esasında bu film hakkında o kadar çok şey görmüş geçirmiş sizlere benim buradan bir şeyler yazmam bu yığına bir parça daha bir şeyler eklemek olacaktır ama kendini sinema salonunda bu filmi izlerken bulmuş olan birisi için sağda solda ve bu blogda bazı yorumlarda bulunmak adetten olacaktır :)

Esasında film bana göre ucuz bir Amerikan yapımının yerli bir yapımı gibiydi. Belki de yıllar sonra bizim şimdi yaptığımız gibi şimdinin yerli yapımları “eski Türk filmi” olacak ve o dönem bizi takip eden kuşaklar bu filmlerin çoğuna kahkahalar atarak geyik muhabbetlerinin konusu yapacaklardır. Şeytan ya da Superman filmlerinin yerli versiyonlarının bizim gözümüzdeki hali gibi. Bunu şimdiden bilemeyiz. Devam edelim.

Filmin en etkileyici tarafı filmin en başından en sonuna bize ara ara kendi diliyle kendi yaşamını anlatan cinayete kurban gitmiş kızın dış ses olarak bize anlattıklarıydı. O monologlar ki insanın aklına çok şey getiriyor ve çok şey düşündürüyor. Bunları buarada yazmak şu an gösterimde olan bir filme haksızlık etmek gibi geliyor bana ama küçük bir google araştırması ile ulaşacağınız bu metinlerde çok anlam bulacağınıza eminim.

Şener Şen’in ya da Çetin Tekindor’un oyunculukları hakkında benim nacizane övgülerimi burada sıralamam yetersiz kalır. Öyle ki onlara Cem Yılmaz ve Okan Yalabık da hoş bir şekilde eşlik etmiş. Film müzikleri de aşağıdaki videoda görebileceğiniz üzere oldukça etkili. Eğer bu kapalı hava sendromu taşınan günlerde izlerken etkilenebileceğiniz ama basit görülebilecek sonu ile hayal kırıklığına uğramaya pek aldırış etmeyeceğiniz bir durumdaysanız buyurun bu filmi izleyin. Ama bu filmden hayatınızı etkileyecek derecede önem arz edecek bir his uyandırmasını beklemeyin.

boxer mı, slip mi?


Erkekler için bayanlar kadar olmasa da giyim ya da kozmetik gibi bazı bakım-moda alanları da son yıllarda oldukça çeşitlenmeye başladı. Bazılar boxer’ların, bazıları da slip’lerin daha rahat olduğunu söylemekte tercih daha çok kişinin kendini nasıl daha rahat hissettiğine bağlı olarak değişmekte elbette.

Eskinin manasız, şekilsiz ve hiç de seksi olmayan “don”larına istinaden underwear alanında birçok seçenek mevcut. Artık herhangi bir bazaarda ya da tezgah üstünde bile oldukça hoş erkek iç çamaşırlarına ulaşmak mümkün, illa Calvin Klein ya da D&G giymek zorunda değiliz. Hele ki üzerinde cetvel olanlar ya da popoya yönelik bazı esprili sözler ya da resimlerle espritüel bir yaklaşım sergilemek de çabası.
Sevgili ekşisözlük yazarlarının iki tercih arasındaki yorumları da burada
Uzun zamandır blogunu biraz yalnız bırakan tırtıl bu arada markafoni.com’da Goldenbay’ın kampanyasına rastladı ve kendine birkaç iç çamaşırı sipariş etti. Aldığı tepkilerden memnun kaldı :) Sizlere de buradan bazı modellere bakabilmeniz için bu yazıyı hazırladı. Kendine aldığı çamaşırları da bu yazının sağ sütununa yerleşti :)

Bu arada çok yakında T-box’tan da şurada görebileceğiniz modelle ilgilendiğini ilan etmek istedi.

Not: Resimlerdeki tercihlerinde farklı renk seçeneklerinde resim bulamadığından 

9 Aralık 2010 Perşembe

oğluma ahlak üzerine öğütler...*


Aşağılamaların ve karşı çıkışların içinde bulunduğumuz ortamda hiç sana karşı çıkan oldu mu? Ya da senin karşı çıkışını kaale almayan ve yolcu yolunda gerek misali hoyrat gönül davranışlarına devam eden biriyle karşılaştın mı?

Elbette ki bu anlamsız soruların cevapları, anlamsızca sarf edilen birer "evet"ten ibaret, değil mi! Sokakta dolaşırken kendine dikkat et: Dövülebilirsin, alay konusu olup aşağılanabilirsin, yavaş ol kendini belli etme; aklı apış arasında olan kişilerin cinsel isteklerini bastırma aracı olabilirsin.

Aşık olma, birini sevme, insanlara bağlanma. Hayatını erteleyip ertelememe konusunu sana bırakıyorum. Sadece aptallar bazı hataları yaşadıktan sonra, o anıyı geçmiş yaşam deneyimi olarak beynine işleyip yapmaması gerektiğini anlayabilir. Benim sana burada söylediklerim bir aptalın dilinden  dökülenlerdir. Özür dilerim şimdi kendi aptallıklarımı bir sofu havasında bilgiçlik taslayarak sana anlattığım için. Özür dilerim; ben bana söylenenleri tek kulağımdan içeri alıp beynimin içinde küçük bir korku tüneli mantığında gezdirip sonra diğerinden boşluğa geri bıraktığım için.

Aşık olma demiştim ya sana. Olabilirsin. Ama ne bulmayı ümit ediyorsun? Misafir gibisin işte aşık olunca, umduğunu bulamıyorsun bazen, bulduğunla yetiniyorsun. Ve bazen ev sahibi misafirperver olmuyor. Gözyaşları döküyorsun yaptıkların ve bundan sonra yapacakların için. Neden aşık olmak istiyorsun sen peki? Ben bunu da anlamış değilim zaten. Şöyle sarılacaksın sımsıkı, elini tutacaksın avucunda eritmek istercesine, hafif bir öpücük yerleştireceksin dudaklarına ve sonra daha da ateşlenecek öpüşlerin. Dudaklarını yakacaksın, kendi dudakların ateşin içindeyken. Sonra, sonra, sonra ne yapmam gerekiyor baba? Bu kadarı hoşuna mı gitti? Ama sana kötü haber yavrucum: Eğer aradığın aşksa, söylediğin şarkılar ve okuduğun kitaplar aşkı anlatıyorsa sana, hayatını paylaşmak istediysen bir yabancıyla... Yanılıyorsun.

Burada anlatılanlar sadece apış arası hikayelerinin başlangıcını süsleyen başlangıçlardır, giriş bölümünü böyle ahenkli yapacaksın ki insanlar okuyacak. Sana kaç kez söyledim ben reklamlara kolayca kanma diye!

* OĞLUMA AHLAK ÜZERİNE ÖĞÜTLER isimli kitabın aslı Salvador'a aittir ve bu yazı kitabın esinlenmesinden / uyarlamasından oluşturulmuştur...

5 Aralık 2010 Pazar

Hangi adamı tercih edersiniz?

Etkili başlık atmanın ne kadar da başarılı olacağını bu yazıyı okuduğunuzda anlayacağım. Ama merak etmeyin, okuduğunuzu anlama soruları sormayacağım :)

İzlediğim filmler listesine bu hafta yeni birkaç filmin adını da ekledim. Ağırlıklı kült filmleri izledikçe bu zamana kadar neden bu manidar seyirlikleri kaçırdığımı ve yerine daha başka anlamsız nelerle uğraştığımı sorgulamadan da edemedim. İşte bu yazının konusunu oluşturan ve izlediğim filmlerle ilgili aşağıda yer alan yorumlarımı okudukça başlığımdaki sorunun nedenini de hep birlikte çözmüş olacağız.

Yönetmen koltuğunda hepimizin kafasını karıştıran filmleriyle ünlü ve birçok listede belki de birkaç filmi ile varlığını gösteren David Lynch'in yaptığı; Anthony Hopkins (Freddie) ve
John Hurt (Fil Adam) dillere destan oyunculuklarıyla 1980 yapımı The Elephant Man (Fil Adam) ilk filmimiz.

Her daim izlediğiniz ya da izlemek zorunda bırakıldığınız ve içinde aşk barındıran filmlerin ötesinde bir film. Tümörden kaynaklı oluşan ve vücutta aşırı deformasyona neden olan hastalığa yakalanmış bir “insan”ın (filmde insan olduğunu unutan çok kişi var olduğu için tırnak içinde) yaşadıkları, bir merak ve bilimsel kaynak oluşturabilmek için bu insana insanlığını yaşama şansı veren bir doktorun hikayesini anlatıyor film size. Anlatırken şükretmenin ne olduğu, iyi ile kötü arasındaki benzerliklerin onları aynı kefede taşınıp taşınmamasına dair sorgulamaları ve sizin gerçek hayatta çevrenizde fiziksel anlamdaki bazı engellerinden kaynaklı “ötekileştirilmiş” insanlara olan yaklaşımınızla ilgili durumunuzu birer soru işareti olarak kafanıza yerleştiriyor.

İlginç olan şudur ki ikinci filmimizde de aşk teması pek yok: 1988 yapımı, Barry Levinson’ın yönetmenliğinde bildiğimiz iki ünlü oyuncu Tom Cruise ve Dustin Hoffman başrolleriyle Rain Man (Yağmur Adam) karşımızda.

Pek de ilgili olmadığı babasının vefatı ve bıraktığı miras nedeniyle –ki kendisinin paraya ihtiyacı vardır ve parayı kovalamaktadır- otistik bir abisinin olduğunu öğrenen heyecanlı kardeşimizin öyküsü. Yukarıdakine benzeyen bir süreç belki de ancak burada fiziksel özürden öte zihinsel bir engel durumu söz konusu, tabi ona da nasıl bir engel denilebilirse. Otizm hastalığı nedeniyle oldukça basit kavramları anlamayan ama bir normal bir insanın ötesinde zekaya sahip bu büyük kardeş, takıntılı ve çok düzenli haliyle sinirleri gerse de endişe yaratsa da kardeş olma duygularına engel olamayacak ve “rain man”in gerçek kimliğini sizlere anlatacaktır.

Burada eklemeliyim ki Dustin Hoffman’ın oyunculuğunu övecek sözler bulmakta zorluk çekiyorum. Onları anlamak, anlamaktan öte izleyicilere aktarabilmek kolay olmayan ve ayakta alkışlanılası bir oyunculuğu simgelemektedir bence.

Ve bu yazının son filmi olarak 2008 yılında Melis Birkan ve Cemal Hünal'ın başrollerde yer aldığı ve Çağan Irmak’ın gururla sunduğu yerli bir yapım olan Issız Adam’ı sizlerle paylaşıyorum. Soundtrack albümüyle bizi eskilere götüren, Çağan Irmak’ın görsel zevkimizi doruklara ulaştırdığı ancak muhteşem denilemeyecek ama melankoli yaratabilecek sevideki aşk filmimiz. Tematik olarak çok fazla etkileyici gelmese de son sahnelerindeki monologların bir diyaloga çevrilmesi ve sonrasında bir çok izleyiciyi şoka sokup gözyaşları içinde kalmasına neden olan bu filmin bende özel bir anısı vardır. :) Ama gene de yukarıdakileri saydıktan sonra bu “adam” bana çok da anlamlı gelmemektedir.

Şimdi asıl sorumuza dönelim: Bu saydıklarımdan sonra peki siz hangi adamı tercih edersiniz?

1 Aralık 2010 Çarşamba

dikkat et! (AIDS)


Bugün Dünya AIDS Günü. Daha önceleri homofobik insanların (eşcinsellere karşı olumsuz düşünen; bu düşüncesini hakaret, aşağılama, şiddete çeviren kişiler) sadece eşcinsellerle ilgili bir hastalık olduğunu ortaya atmasıyla dünya gündemine düşen hastalık olan AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome - Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu)’in günü.  Doğrudan öldürücü bir özelliği olmasa da bağışıklık sistemini çökertmesi ve diğer hastalıklara karşı direnci ortadan kaldırması nedeniyle ölüme yol açabilen bulaşıcı bir hastalıktır.

Bilinçlenmenin büyük önem taşıdığı hastalığa karşı özellikle cinsel ilişki sırasında kondom-prezervatif kullanımı hastalığın yaygınlaşmaması açısından gereklidir.

Aynı zamanda AIDS virüsü taşıyan (HIV pozitif) kişilere olan yaklaşım açısından da hastalık hakkında bilinçlenmelidir. Günümüzde biliyoruz ki motivasyon ve inanç da özellikle bazı ölümcül hastalıkların atlatılmasında işleve sahiptir.  Bu nedenle;

Pozitif Yaşam Derneği’nin sayfası için http://www.pozitifyasam.org

19 Kasım 2010 Cuma

kek yaptım

Denenmiş çikolata damlalı kek tarifi :)

Aslında küçük şeylerden mutlu olabilme nutukları hakkında çok şey okumuş, izlemiş ya da duymuş olabilirsiniz. Ben bu nutukları burada sıralamak istemiyorum. Ama aşağıdaki duyuruyu yaptıktan sonra bir de iyi haber vermek istedim: Evet! Kendimi iyi hissetmemi sağlayan, yaparken de yerken de iltifat alırken de güzel hissettiğim bir gelişmeden bahsetmek isterim; KEK YAPTIM!

Küçük bir internet aramasından sonra çikolata damlalı kek yapmanın keyifli ve lezzetli olacağı, ama bunu yaparken gerçekten mutlu olacağım fikri neden daha önce aklıma gelmemişti şaşırdım. Hemen malzemeleri sıralıyorum:

  • 3 yumurta
  • 1 su bardağı şeker
  • 3 su bardağı un
  • 1 su bardağı süt
  • 1 su bardağı sıvıyağ
  • 1 su bardağı damla çikolata
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 paket vanilya

Her şeyden önce malzeme listenizin elinizin altında olup olmadığını kontrol edin bence. Son anda dolapta köşede kalmış kabartma tozunu bulamamış olsaydım acaba ben markette aranırken geçen zaman içinde beklediğim sonucu verir miydi bilinmez.

Tepsi ya da kalıbınızı yağlayın ama sonradan kekin o kaptan kolayca ayrılabilmesi için hafifi un serpin yağın üzerine. Sonra elinize leğeninizi alın ve yumurtaları kırıp şekeri atın. Mikser ya da çırpma aracınızla (hiç olmadı iki çatalı karşılıklı olacak şekilde tutun ve çırpmaya başlayın) yumurtanın rengi beyaza dönünceye kadar çırpın.

Tavsiye: Yüksek sesli elektro house müzikle birlikte yaparsanız çok daha keyifli olacaktır. Hem söylemek, hem dans etmek, hem ritim tutmak ve ritim sayesinde çırpma işini bir düzene kavuşturmak güzel oluyor :)

Önce sütü, yağı ve vanilyayı ekleyip biraz karıştırın. Sonra un ve kabartma tozunu ekleyip karıştırmaya devam edin. Fırını açmayı unutmayın, keki fırına vermeden fırının ısınmış olması önemli. Sonra çikolata damlalarını ekleyip karıştırın ve tepsinize / kalıbınıza dökün ve fırına verin.

Bundan sonrası daha da zor çünkü yakmamak ve çiğ olmaması lazım. İlk 10 dakika içinde kabarmazsa endişe etmeyin kabaracaktır. Başka bir önemli nokta ilk 15 dakika fırının kapağını açmayın. 180 derece fırın bence ideal. Pişirme süresi bence yaklaşık yarım saat. Piştiğinden emin olmak için bir kürdanı (yoksa çatal ya da tırtıklı bir bıçak olabilir / 3 kişiyle konuştum) kekin orta taraflarında en kabarık yerine batırıp çıkarın. Eğer ucunca hamur parçası yoksa / yapışmamışsa pişmiş demektir. Çıkarın, soğutun, yiyin :)

Afiyetle… (Kek tariflerim devam edecek)

DİKKAT! DİKKAT!


Evet, bugün çok önemli bir konuya değinme zamanı geldi. Sizlere itiraflarım da olacak. İşimde yaptığım çok küçük bir aptallıktan kaynaklı olarak kafaya dank etme düşüncelerini bizzat yaşadım. “Hayatı ertelemiyoruz” diye bu blogdaki paylaşımlarımızda çıktığımız yolda fark ettim ki yaptığım küçük şeyler dışında sadece yazmak. “Hayır” diyebilmenin önemini kavrayabilmiş değilim; daha da önemlisi dikkatimi toplayabilmiş değilim. Yani sil baştan yazdıklarımızı karalıyoruz ve en başa dönüyoruz. Ancak bu kez öncekinden farklı madem evrimleşme konusunda sıkıntılarımız var, kendi bünyemde devrim yapmaya karar veriyorum:

- Sigara içilmeyecek.
- Fal bakılmayacak.
- Borçlar tüketilinceye kadar lüks tüketime son verilecek.
- Yeni insanlarla seksuel ya da diğer ilişki arayışları çevresinde tanışılmayacak.
-  Bir an evvel çalışma planı oluşturulacak ve çalışılacak.

Anlık yapılabilecek işler dışındaki ödevlerim konusunda kendime 3 gün süre tanıyorum.

Geçen zaman diliminde dikkatsizliğimle ilgili olarak burada yazılarımı okuyan az ya da çok herkesten özür diliyorum.

22 Kasım Pazartesi görüşmek üzere…

14 Kasım 2010 Pazar

akıl mı, yürek mi?


Aklımın ve yüreğimin kişiliğimi paramparça eden, benliğimi bir puzzle’a çeviren savaşları devam ediyor ve aralarında şizofrenik diyalog sürüüüppp gidiyor:

- Gene neden geldik ki buraya?
- Hala ümidimiz var çünkü.
- Hala çırpınacak mıyız yani?
- Ne kaybediyoruz?
- Zamanımızı kaybediyoruz, enerjimizi, hayatımızı.
- Ama güzel şeyler bekliyoruz.
- Tutturmuşsunuz bir “aşk” diye, insanlarla tanışıyorsun olmuyor. Yatıyorsun, kalkıyorsun olmuyor. Umursuyorsun olmuyor, umursamıyorsun olmuyor.
- Güzel zamanlar da geçirdik ama.
- Evet, bir o kadar güzel ve bir o kadar kötü zamanlardı bahsettiğin.
- Geleceğimize geçmişimizi yükleyemeyiz ki. Önceki hataları önceki kişiler yaptı, gelecektekiler değil.
- Görünen köy kılavuz istemiyor maalesef.
- Ama biz sabredeceğiz, bir kişi gelecek ve bu eli tutacak.
- Kıskanacak, kavga edecek, üzecek.
- Bunu bilemeyiz.
- Ben sana bildiklerimi anlatayım mı?
- Dinliyorum.
- Sigara içmeyelim diyorum. İçiyorsunuz. Kaybediyoruz. Bize lazım olan parayı bir gecede çarçur etmeyelim diyorum. Harcıyoruz. Aşk meşk palavra, hayatımıza bakalım, önümüzü görelim diyorum. Yok. En azından tanıştığımız insanlar hakkındaki soru işaretleri için “hani heyecan?” diye soruyorum. “Şans vermeliyiz kendimize” diyorsunuz, sus pus geri dönüyoruz.
- Ama?
- Ama ne? Eskiden böyle değildik. Kıpır kıpır heyecanlıydık. Başarılıydık. Senin bu anlamsız taleplerin yüzünden ileriye doğru attığımız her adım yarım kaldı, hatta bırakalım ilerlemeyi, adım atmayı, geriye doğru sürüklendik.
- :((((!
- Evet, şimdi ne olacak? Ben biraz sesimi yükseltince…
- Ama biri olacak!
- Devam et sen, devam et kendine hoyrat davranmayı, bilinmezlere doğru koşmayı… Devam et, aldığın dersler yetmemiş, daha sağlam tokatlar lazım sana, daha sert çarpmalısın ki duvara… Bir başına kalkabilecek misin bakalım o yüklerden.
- O zaman senin yardımın olacaktır.
- Şımarık!
- Köhne!
- Zavallı!
- Kendini beğenmiş!
- …
- …

11 Kasım 2010 Perşembe

Eşcinsellik bir moda mı?

Bu sorunun yanıtı için bu yazıya tıkladığına inanamadığımı belirtmek isterim. Bu sorunun kısa ve öz bir yanıtı bulunmakta “Tabi ki HAYIR!” Peki ne ola ki bu eşcinsellik son zamanlarda her yerde onları görür olduk?  Hemen işin ayrıntılarına girmeden şunu söylemem gerekirse eşcinsellik ne bir hastalıktır, ne bir sapkınlık ne de bir tercihtir. Tercih kısmının özellikle altını çizmek isterim çünkü bu bir tercih değil, sadece cinsel bir yönelimdir. Belki bu cinselliği yaşayıp yaşamamak bir tercih olarak nitelendirilse bile bu durumun varlığı kesinlikte tercih olarak yorumlanmamalıdır.

Cinsel yönelimleri kısaca burada özetlemek isterim:

Heteroseksüellik, hepimizin bildiği ve onayladığı kadın-erkek; yani karşı cinslerin birlikte olmasıdır. Resmidir, dayanağı çoktur, işin temelinde sevgi olmasa da diğer toplumsal nedenlerden birliktelikler devam ettirilebilir. Kolaydır.

Homoseksüellik, çoğunuzun dışladığı ve ikiyüzlü davrandığı biçimde erkek-erkek(gay) / kadın-kadın (lezbiyen) ilişkisi; yani eş/aynı cinslerin birlikteliğinden ibarettir. Ne resmi ne de toplumsal onayın peşinde değildir. Kendi dünyası vardır ve sevgisini de nefretini de bu iç dünyasında paylaşır. Sizin ruhunuz duymaz. Aktiflik pasiflik kavramlarını içerir kendi içsel dünyasında. Ama ayrıntıya gerek yok. Çünkü nasıl ki homoseksüeller diğerlerinin yatak odaları ya da cinsel hayatlarıyla pek ilgilenmiyor, daha da ötesinde onların cinsel hayatlarına dar bir baskı yapmıyorsa; diğerlerinin de yapması gereken budur. ÇÜNKÜ KİMSENİN SEKS HAYATI KİMSEYİ İLGİLENDİRMEZ ve bunun dışında eşcinseller de senin-benim gibi “normal”dir. Bu arada eşcinsel olduğumu düşünmeniz doğru, ancak burada söylediğim cümleleri sarf etmeme neden olacak şeyleri eşcinsel oluşuma bağlayabiliyorsanız, yazıyı tekrar okumanızı tavsiye ederim. Bakın nasıl da torpilli oldu bu bölüm.

Biseksüellik bir insanın hem kendi cinsinden hem de karşı cinsten olanlardan hoşlanması, birlikte olmasıdır. Bunların korunakları sağlamdır, bukalemun gibi rahatça kendilerini saklayabilirler.

Aseksüellik ise kişinin cinsel manada hiçbir şeyle/hiç kimseyle ilgilenmemesidir. Hayatlarında seks tiksindirici bir şey olarak yer alır ve tercih edilmez.

Travestilik kişinin kendi bedenini karşı cinsin bedenine benzetmesidir. Birçoğunuzun neden olduğu haliyle onları yol kenarlarında fuhuş pazarlığında bulabilirsiniz. Yalnız unutmayın, burada erkeklerin kadın kılığına girmesi kadar, kadınların da erkek gibi giyinmesi, davranması vs de kastedilir.

Ve son olarak transeksüellik de ameliyat ile cinsiyet değişimini içerir. Erkek olan beden artık kadın olmuştur, kadın olan beden ise erkek. Bülent Ersoy gibi.


Bülent Ersoy demişken, TV’de / sahnede alkışlayıp sokakta hor gördüklerinize yönelik ayrımcı davranışlarınızı, hakkınız olmamasına rağmen insanların cinsel yaşantılarına dair kendi basma kalıp fikirlerinizi ve anlamsız müdahalelerinizi ne zaman bırakacağınızı çok merak ediyoruz. Bırakın da herkes ne yapmak istiyorsa yapsın. Sapkınlıktan bahsedecekseniz oturun gazetelerinizin 3. sayfalarına bir bakın. Sizin gibi düşünen tecavüzcülerin haberlerini okudukça bunun insanoğlunun tümünün yaşattığı bir yanlıştan ibaret olduğunu göreceksiniz. Cinsel yönelimi ne olursa olsun, tümünün…

10 Kasım 2010 Çarşamba

Çalışıyorum, o halde varım!


Bence, insanın mutlu olabilmesi için hayatındaki bazı ana başlıklarda problem yaşamaması gerekir: Aile, iş, para, aşk, seks, arkadaşlık… Temel konular olarak bunları sıralayabilirim sizlere. Şimdi diğer bazı konularda çeşitli adımlar atmıştık. Gelelim başarımızın sırrına.

Birçok kurumsal firmada (benim çalıştığımda olduğu gibi) yükselme performansın yanı sıra yazılı sınavlara da tabi olabilmekte. Tabi rastlantılar üzerine kafadan atmalarla bu sınavlar da kazanılamamakta maalesef :) Yapılması gerekenlere kabaca bir göz attığımızda;

Hedefimizi belirlemeliyiz bence. Hem de birçok başarı ve kariyer kitaplarında-yazılarında gördüğümüz gibi koca koca hedefler belirlemeliyiz ki gideceğimiz yere varabilelim. Benim için hedef önümüzdeki süreç yapılacak yükselme sınavını derece yaparak kazanmak olacak. Bu noktada ihtisasımın şu an çalıştığım iş ile bir bağlantısının olmadığını da eklemem doğru olacaktır.

Hedef belirleyip oturmak elbette tek başına bir anlam taşıyamamakta. Hemen destek kuvvet olarak deli gibi çalışmak gerektiğine dair büyük harflerle bir yardımcı yetiştirmek gerekiyor. ÇALIŞMAK da peki nasıl? Oturun o sınavda sizi hedefinize varabilmeniz için neler yapmanız gerektiğini karalamalarını çıkarın ve dolabınıza bir plan koyun. Ana başlıklar, alt başlıkları olsun. İsterseniz etrafına uğur böcekleri, nazar boncukları da çizebilirsiniz :) Ben henüz planımı oluşturmadım ama bu yazıdan sonra bol boncuklu bir plan yapacağıma dair yemin edebilirim. Tabi bu planda deli gibi çalışmanın yanı sıra kendinize de zaman ayırmak için bazı teneffüs zamanları koyun. Koyun ki etrafınıza şaşkın ördek yavrusu edasında bakışlarınızı savurmak zorunda kalmayın. Günlük, haftalık, aylık ya da kendinize uygun ilgi alanlarınızla ilgili çeşitli teneffüsler bu büyük “göç”te can damarlarımız olsun :)

Sonrası kolay :) İşte hedefiniz elinizde… Belki şimdiye kadar ertelediğimiz başka şeyler varsa, onlar için de kendimize çeşitli hedefler koyabiliriz…

Benim kişisel olarak bahsettiğim sınavımla ilgili süreç kısa vadeli bir süreç değil esasında. Ama zaman zaman karşılaştığım sıkıntılar, bulursam çözümleri ve zamanı geldiğinde elde ettiğim sonuç hakkında burada yazılarım olacak. Utanmaktan korkmuyorum, elimde gelenin en iyisinden bile iyisini yapabileceğimi düşlüyorum. Bu da Secret’ın “sırrı” olarak bu yazımızın ana teması olsun ve bu yazı da burada son bulsun :)

“Kestik!”

Le fabuleux destin d'Amélie Poulain / Amelie


Şimdi biraz duralım ve düşünelim. Hemen herkesin duyduğu türden “pozitif yaşam”la ilgili sözleri buralarda anlamın pek de lüzumu yok.

Ama bu filmi anlatırken o sözlerin faydalarını alıp bu filmin yorumuna yapıştırmak yeterli olacaktır belki de.

Öyle küçük ayrıntılara dokunmuş ki Jean-Pierre Jeunet, aslında görmezden gelinen bu minik noktaları sihirli ellerimizle şekillendirdiğimizde ortaya kocaman bir mutluluk doğacağına emin olabilirsiniz. Hem aynı zamanda Yann Tiersen’in müzikleriyle çimenlerin üzerinde yalın ayak koştuğunuzu hissedebilirsiniz. Audrey Tautou’nun gülümseyen yüzüyle kendinizi şömine başındaki sıcak şarabınızı yudumlarken hissedebilirsiniz. En önemlisi Amelie’nin renkli hayalleri hayata dönüştürmekteki ustalığına hayran kalabilirsiniz.

Bir de bu saydıklarımı düşünün lütfen, filmi izleyin, hepsinin oluşturduğu mükemmeliyeti yaşamayı deneyin.

İyi seyirler…

6 Kasım 2010 Cumartesi

boğaziçi'nde

Bu kez güzel bir şarkı dinledim, dinlediğimi size ulaştırmak istedim.


kenan dogulu - bogazici | izlesene.com

Şarkının sözleri için buraya tıklamalısın...

4 Kasım 2010 Perşembe

üç maymun


Gök gürültüleri ve bir cinayetle ilgili diyalogla başlayan film, yine gök gürültüsü ve benzer bir cinayet diyalogu ile sona eriyor!

Filmin konusu aslında bundan ibaret gibi görünse de düşünmek ya da anlam yüklemek üzerine tartışmalara açık: ...“masum değiliz hiçbirimiz” kıvamında ilerleyen olgular, toplumun temel yapı taşı olarak kabul edilen aile içindeki “hataların” ve bu hatalara karşı suskunlukların nelere yol açabileceği ve doğan sonuçların aile içinde yine benzer yöntemlerle nasıl çözümleneceğini göstergesi niteliğinde.

Olaydan çok durumların sergilendiği bu filmde, sergileme yapılırken kamera yerine fotoğraf makinesi kullanılmış gibi. İnsanlar, hayvanlar, araç ya da ağacın dallarını sallayan rüzgar veya deniz dalgaları olmasa bir fotoğraf albümü açmışsınız ve bunun üzerinden filmi izliyormuş hissi yaratabilir aslında. Bu kareler oldukça hoş! Işık ve şehrin-doğanın seslerinin oldukça yalın kullanılması ise “kalabalık içinde saatin tik-taklarını duyabilme”miz kadar anlam taşıyor sanırım.

Ayrıca dipnot olarak tarihe not düşülmesi ve bir sahnede TV üzerinden seçim sonuçlarının yansıtılması da başarılı bir şekilde yakalanmış.

Kısaca, bir haberde “Dostoyevski romanı gibi” konumlandırılmasını fazlasıyla hak etmiş ve ödüllerin hakkını vermiş bir film.

Hızlı olayların ilerleyişini sevenlere tavsiye edilmez.

Birçok yoruma maruz kalan filmlerle ilgili yukarıdakilerin hepsi de benim nacizane görüşlerim!

2 Kasım 2010 Salı

fala inanma, falsız yaşa!



Az önce bir arkadaşım tarot, bir arkadaşım kahve, kendi kendime de iskambil falı üzerinden kendim, hayatımdakiler ve geleceğim üzerine çeşitli yorumlar dinledim. Dinledikçe düşündüm. Günlük-haftalık-aylık yorumların ötesinde birçok şekilde kendi hayatımızı dinlemek istiyoruz. Farkında değilmişiz gibi.

Kartların karmasından, gezegenlerin hareketlerinden, kahve fincanındaki lekeden geçmişimize dair genel geçer cümleyi gördüğümüzde geleceğe yönelik sarf edilen cümleler planlar halini almaya başlıyor. Kararlarımız değişiyor, bilinmeyen düşmanlarımıza karşı temkinli yaklaşıyor, gelecek aşkımıza ya da kısmetimize gün sayıyoruz... Üç vakte kadar.

Şeytani bir hava sezdi bu akşam tarot kartları üzerimde, dünyevi şeyleri bırak dedi; ruhaniliğin tükenmiş. Kim tüketmiş söylemedi! Beni cehennemin dibine gönderdi. Kartlar kararsız kaldı, son anda o kişiden vazgeçti. Sonra telve bana bir bataklık verdi, teselliyi esirgemedi ve bir dala tutunacağımı söyledi.

Düşününce belki de bildiklerim bundan ibaretti. Geleceğimi kendim şekillendirmeliyim diye bir hissin ardından tırtıl kararını aldı: Fala inanma, falsız yaşa!

Tarihe not düşüldü… Bugünden itibaren fal bakmaya paydos!

29 Ekim 2010 Cuma

AŞK!

Bazı şeyleri anlatması zordur… Herkes o şeyler için çeşitli yorumlarda bulunabilir ama hiç kimse tam anlamıyla herkesin hemfikir olabileceği, eksik olmayan ve “işte budur!” dedirten bir açıklama yapamaz. Bu kavramlardan bir tanesi ve en çok kafa yorulanı AŞK’tır ki adına milyonlarca hikaye yazılmış, şarkılar söylenmiş, filmler çekilmiştir.

Ama onlardan bir tanesi sadece ülkemizde değil dünya üzerinde bir çok kişiyi etkilemiştir. Başta önyargılarımı bir kenara bırakıp okumadıysam da sonrasında arkadaş tavsiyesini dikkate aldım ve bu kitabı okudum. Bize öyle bir tanımlamalar dizisi, öyle hikayeler anlatmış ki bu romanında Elif Şafak, o güne kadar okuduğum kitaplar arasında en iyi nitelikleri hak eden kitaplardan biri olarak listemin en üst sıralarındaki yerini almıştır.

AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde…

Bu kitapta Mevlana, onun da ötesinde kendisinin yoldaşı Şems arasında geçen AŞK; bu aşkın zamanının Konya’sında yarattığı etkiler ve belki de yüz yıllar sonrasında etkilenen kişilerin hikayelerini kendi ağızlarından kurgulamış Elif Şafak. Dili günümüz Türkçesine göre biraz ağdalı gibi görünse de okuması keyifli, öyküsü dillere destan.

Şems’ten ve Mevlana’dan öğrenecek o kadar çok var ki… Burada kitabı özetlemenin manasını göremiyorum. Okumanızı tavsiye etmekle yetiniyorum. Şiddetle!

22 Ekim 2010 Cuma

Annemi Öldürdüm!

Kültür-sanattan, içerikten bahsetmişken oldukça yaygın ve farklı kesimlere kendi çapında hitap edebilen 7. sanat ile ilgili kendi seçimlerimizi paylaşmadan olmaz sanırım. Esasında burası kitap ya da sinema eleştirilerimi yapacağım bir blogtan ziyade adım adım ilerleyişimin bir kaydı olarak gözlerinizin önüne serecek bir günlük.

İzledim… Henüz yeni yetme bir Fransız’ın –ki kendisi Xavier Dolan olur- bir filmi hem yazıp, hem oynayıp hem de yöneterek ilginç bir öykü, durgun bir drama yaratmasını ve bir de üzerine birçok ödüle layık görülmesini. Kıskandım gibi ama övdüm şu an yaptığım gibi.

Filmin konusu hakkında ayrıntılı bir şeyler yazmak istemiyorum. Filmde genç bir çocuğun annesini öldürmesi üzerine bir öykü de aramanızı istemem. Ama kişilerin istekleri, zorunlulukları, kalıpları ve başkaldırışlarının ardında yatan sıcaklığı hissedebilmeniz için izlediğim bu filmi burada sizlere kısaca anlatmak istedim.


… Ve filmden kareler de burada

Ha! Unutmadan! "AŞK" aldığı övgüleri hak ediyor! Bitince öveceğim :)



Benzer konular

17 Ekim 2010 Pazar

yedek sevgili


Ben pek nazımdan anlamam, pek şiir dinlemem esasında. Ama eski sevgilinden gelen bir mesajla tekrar hüzne bulanan bir arkadaştan gelen öneriyle okudum aşağıda sizlerle paylaştığım şiiri… Kendimi buldum.

İki yıldır yaşadıklarımı özetlenmiş hissettim bir anda. Unutulmayan sevgilileri dinledim ben de içimdeki hisleri bastırmaya çalışarak, merhem olacağımı sanıp kendimi ifade ettiğimde yok oluşları fark ettim. Var olan sevgililerde bulunamayanların tamamlaması olduğumu keşfettim zamanla, acıdım kendime ve karşımdakine.

Zaten bu günlük bir haykırışın yazıya dökülmüş hali olacaktı, bir direnişin başında itibaren notlarını içerecekti ki adım adım ilerlemeye başladık.

Siz de okuyun diye buraya eklemekte sakınca görmedim. Yüreğine sağlık Cezmi Ersöz:


Yedek Sevgili

Kimi sevsem,
Onun hep uzakta bir sevdiği vardı,
Unutamadığı ilk aşkı ya da onu terk edip giden sevgilisi…

Kimi derinden sevsem,
O bir başkasını derinden hatırlardı.

Öylesine çok sevdim ki onları,
Başkalarına duydukları sevgileri anlatmalarını
Sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim.

Beni yitirmekten hiç korkmadılar;
Çünkü onlara göre fazla iyiydim;
Bu yüzden ilk anda vazgeçilebilirdi benden.

Beni terk edenlerden tek bir dileğim olurdu.
“Ne olur, bir daha beni aramayın!”
Çünkü ben kolay unutamıyorum.
Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini

Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni…
Soluksuz ve umutsuz kaldığı bir gecede mutlaka akıllarına ben gelirdim…

O, yedek sevgili!

15 Ekim 2010 Cuma

içerik de mühim!


Şimdi görsel anlamda bazı şeyleri yapmak pek de önem taşımamakta; içerik boş olduktan sonra. Her gün onlarcasını sağınızda ve solunuzda görmeniz mümkün.  Bu nedenle kültüre de sanata da el atmak gerekli değil mi? İnsan İstanbul’da olunca seçenek çok maalesef. Karmaşada hangisinden kendinizi en iyi şekilde tatmin edip ayrılabileceğinizi çok da kestiremiyorsunuz. Kitapevleri, konserler, tiyatrolar, sinemalar ve diğerleri… Özellikle İstanbul’da olanlar için istanbul.com adresi size bu konuda yol göstermek adına yardımcı olacaktır.

Başlangıçta sadece web sitesi öneriyor gibi görünsem de kendi adımlarımı atarken nerelerden nasıl faydalandığımın altını çizmek ve belki de kendi yolunu çizecekler adına bazı kaynaklardan habersiz bırakmamak hoş olsa gerek diye düşünüyorum.

Şimdi eskiden çok yaptığımız ama zamanla unutulmuş olan şeylerden birini yapmaya b gece başladığımı açıklamak istiyorum: Kitap okumak. Sonradan sonraya unutulup gitmiş bir etkinlik belki de benim için. Hem bambaşka dünyalara sizi kendi hayal gücünüzle taşıyor, hem de… Dilerseniz ilkokul çocuklarına sayılan kitap okumanın faydaları listesini burada yazmayayım, sıkıcı olur :) Kısaca kitap okumak iyidir.

İyi bir temel için adından çok söz ettiren ve bir o kadar da çok kişiden tavsiye edilen Elif Şafak’ın Aşk kitabı faydalı olacaktır. Bittiğinde burada söz edeceğim.


13 Ekim 2010 Çarşamba

sigara! can alıcı düşman!

Sigara can alıcı düşman! İnsanların herhalde kötülüklerini bu kadar çok bilmesine rağmen koynunda beslemeye başladığı en büyük yılanı. Öyle ki kendimi iğrenç hissetmeme ve bir çok deneme yöntemiyle çabalamama rağmen bu savaşı henüz kazanabilmiş değilim. Önce gelin neler yapmışım hep birlikte bir göz atalım:

  • İrademle bırakmayı denedim. Halbuki ilk başladığım zamanlar birçoğu gibi istediğimde bırakabileceğimi savunurdum. Öyle değilmiş sanırım ki istediğim birçok kereye rağmen ya birinden sigara isterken ya da bir yerlerden sigara almış ve çoktan sigarayı içmeye başladığımı fark etmiştim. Otomatik bir davranış gibi sanki. Buna dikkat etmek gerekiyor.
  • Nikotin bandı/sakızı/şekeri kullandım. Sakızından ve şekerinden bahsetmek bile istemiyorum tadı oldukça iğrençti. Bandı bir nebze daha iyi. Bir hafta kadar nikotin bandı kullanarak sigara içmediğimi biliyorum. Bazılarında işe yarıyor. Ben devamını getiremedim ve o günlerin ardından kendimi sigara içerken yakaladım. Yazık oldu!
  • Allen Carr yöntemi olarak adlandırılan bir video işe yaramıştı sanki. Sanki biri sizi oturtuyor ve bir saat boyunca her şeyi madde madde açıklıyor. Videoyu verdiğim bi kaç kişide işe yaradı. Ama ben yine yaklaşık 1 haftanın ardından bir bira eşliğinde bir sigara yakmış, ağzımın içini kül tablası gibi hissetsem de söndürmek yerine bir ikinciyle devam etmiştim.
  • Biorezonans olarak adlandırılan yöntemle bırakmaya yardımcı olan bir sigara bırakma merkezine para ödedim. Bedenime çeşitli metaller aracılığıyla dalga göndermelerinin ardından yaklaşık 1 ay boyunca arada tek tük sigara içmeye devam ettim. Kendimi en rahat hissettiğim dönemlerdi. Bir-iki gün sonrasında nefes aldığımı, daha dinç olduğumu fark ettim. Sonra önce puro, sonra yeniden sigara paketleriyle gezmeye başladım.
  • Ritmotrans diye bir yöntem keşfettim. Henüz tam anlamıyla denemedim ama bilmek isteyenler için buradan bilgi bulmaları ve isterlerse denemeye başlamaları mümkün.
  • Burada ise hayatınıza pek şey katabilecek bir duyarlılığın simgesi tarafından size uygun olabileceğini düşündüğüm tavsiyelere göz atabilirsiniz. Faydası olacaktır.
  • Ve son olarak aşağıda reklamını gördüğünüz ve benim de aradığım ama şebeke yoğunluğundan ulaşamadığım bir hattımız var şimdilerde. Sigara Bırakma Hattı 171... Deneyenler varsa yorumlarını bekleriz...


Bunlar ya da bunlara benzeyen birçok yöntem bulunmakta. Ama ben de kendi yöntemimle; hayatımı bir tırtıldan bir kelebeğe çevirmek isteğimin göz alıcı başlangıcı içinde bırakmaya karar vermiş bulunuyorum. Saatler gece 12’yi gösterdiğinde sigaradan bitkin biri olarak ama geleceği için attığı adımlarıyla konuşulacak biri olarak karşınıza çıkmaya devam edeceğim. Hem kendi sağlığım, görünüşüm, gülüşüm, cüzdanım ve harcalamalarımı düzenleyebileceğim, hem de kelebek için örmeye başladığım koza için büyük bir ilerleme kaydetmiş olacağım. Bırakırsam bu blogta tekrar sigara hakkında bir yazı göremeyeceksiniz. Bırakamazsam bu yazılar bu şekilde devam edip gidecek. Bana şans dileyin ve aşağıdaki linkten ilgili videoya bir göz atın.

10 Ekim 2010 Pazar

yeni bir ben olmak için ne yapmalıyız?



Bugün kendimi oldukça yorgun hissediyorum. Bütün o “pislik”lerimden kurtulabilmek için son bir “altın vuruş” yapmak istiyorum.  Bedenin o hayvani ihtiyaçlarının susamışlığına yüksek dozda su içirip tiksindirmek istiyorum. Aranıyorum.

Yorgunum esasında. Bütün gün çalışmışlığın verdiği bedensel yorgunluk nedir ki? Bu blogun ortaya çıkmasına vesile olan ruhani yorgunluk da oldukça fazla. Öyle ki bu halde buraya duygularımı yazmayı ihmal etmiyorum.

Huylu huyundan vazgeçer mi bilinmez (hep birlikte görüp test edeceğiz), bu son noktada ya da büyük başlangıçta beni hep düşündüğüm şeylere yönelik adım atmamı sağlayan bir yazıyı sizinle paylaşmak istedim burada… Eskiden “hayatı ertelemem” ben diyen tırtıl, fark etti ki hayatında birçok şeyi ertelemeyi alışanlık haline getirmiş.

Gelin, Psikolojik Danışman Serhat YABANCI’nın yazısına siz de bir göz atın, beni anlamak isterseniz değişim için dürten bu cümleleri siz de okuyun.



Ben de altın vuruş için denemelerime devam edeyim. 

8 Ekim 2010 Cuma

başlangıç


Bir varmış bir yokmuş gibi davranarak hayatı masalsı bir gerçekliğe taşıyabilmek ve küllerinden yeniden doğmak için oluşturulmuş bir blogtasınız! Burada bulacaklarınız yaptığım incelemeler ve uygulamaların yanı sıra geçmiş yaşam deneyimlerinden de faydalanarak kendini sönük ve mutsuz hisseden bendenizin mutlu olabilmek için seçtiği yöntemlerden ibarettir. Bunların tamamından sonra seçilen yolların kendi üzerimdeki deneylerinden çıkarılan sonuçları da örnek vakalar olarak değerlendirebilirsiniz.

Özetlemek gerekirse bir tırtılın aynada baktığı mutsuz yüz ifadesinden yola çıkarak kendi kozasında kelebeğe dönüşürken aldığı notları okumak isterseniz...


Başlamadan önce tırtıl hakkında kısa bir ansiklopedik bilgi almak isterseniz buradan Vikipedi'ye bağlanıp ilgili kısa açıklamaları okuyabilirsiniz...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...