13 Aralık 2011 Salı

nadas

zaman... sen nelere kadirsin! biraz uzaklaşmak lazım gelecek bana! ona doğru gecikmiş bir yakınlaşma lazım gelecek. sonrasında bu blog, belki kaldığı yerden devam eder.... saygılar...

11 Aralık 2011 Pazar

Ayrılık artık zor gelmiyor…



Şimdi burada duygusu bol, anlatması kolay, yazması uzun uzadıya devrik cümlelerle upuzzuuuunnnn bir yazı paylaşabilirdim sizinle. Ancak ne ben öyle yazsam roman olur kıvamında anlatınca gözleri kocaman açtıracak bir hayat yaşadım, ne de o eski benliğimle bu paylaşımların içinde hissediyorum kendimi.

Ayrılık artık zor gelmiyor işte. Sevdim mi, evet hem de çok. Ama harcadıkça kazandıran bir kalbe sahip olmadığım ve karşımdakileri bu basit pazarlama teknikleriyle oyalayamayacağım için yaşandı bitti kaygısızca…

Yalnız işin ilginç tarafı hatırı sayılır derecedeki ilk sevgilim iki erkek elinin bir şarap kadehini tuttuğu, çok beğendiğim bir fotoğraf hediye etmişti. Duvarımda aylarca, kıyıda köşede yıllarca kaldıktan sonra kendisini çöpte buldu.

Hatırı cidden çok daha fazla sayılır eski :) sevgilim kocaman bir tabloyu benim duvarıma armağan etmişti. Güzeldi… Bir-iki yıl duvarımı süsledikten sonra benden onda bir şey kalmadığını öğrendiğimde başkasına hediye edilerek gözden kayboldu o da.

Ve şimdi bu yeni eski sevgilim yetenekli bir ressamdı. Bir tablo çizmişti ve o tablo ben bu yazıyı yazarken yanında kağıdın üzerinde İstanbul mizanseni ile beni izliyor. Duvarıma henüz asılmadı ama bir haftadır yatarken ve kalkarken gözlerimin önünde. Buna da kıymak gerekir mi?

Ayrılık artık zor gelmiyor… Resimler beni harap ediyor…

8 Aralık 2011 Perşembe

Ha- Buah / The Bubble

Aşk; ne din, ne ırk, ne de cinsiyet tanır” İsrail ile Filistin arasındaki savaşın gölgesinde kendine yer edinmiş bu eşcinsel aşk hikayesinin özeti ciwciw.com’da okumuş olduğum bu yorumdur.

Eytan Fox’un yönettiği, Ohad Knoller, Yousef 'Joe' Sweid ve Daniella Wircer oyunculuklarıyla karşımıza çıktığı 2006 İsrail yapımı bu film basit bir aşk hikayesinden öte Ortadoğu’nun kanayan yarasının eşcinseller üzerinde yarattığı dramatik izleri karşımıza getiriyor.

Konusu düşünüldüğünde oldukça dramatik olsa da yönetmenin bu film hakkında çok da başarılı olduğu kanısına varamadım ben. Son dönem Türk dizilerinin su katılmamış acıklı hallerini arzulamasak da senaryonun insanlar üzerinde yaratabileceği etki, hafiften üstün körü anlatımla pas geçilmiş sanki. Daha çarpıcı, daha duygusal ve sonuç itibariyle daha nokta atışı olacak film konunun haberdarı olmamızı sağlamaktan öteye geçememiş gibi.

Filmi izlerken kafanızda ilk bölümün sıkıcı ama biraz eğlenceli tavrını ve ikinci yarıda ise sarsması beklenen ama bunu yukarıda söylediğim üzere çok da derinden gerçekleştiremeyen dramatik yarısını görebilirsiniz. Ancak filmin her noktasında yine çok çarpıcı bir anlatım biçimiyle olmasa da savaşa dair ince mesajları da unutmamak gerek...

Oyuncuların performansları ancak kendilerinden istenilenleri yaptıkları şeklinde maalesef. Oyunculuğu ile parlayan bir yıldıza denk gelemedim ben. Müzikleri içinse aklımda bu açıdan kalan ve beni kendisine sürükleyen herhangi bir bölüm hatırlayamadığımı belirtmek istiyorum.

Her ne kadar çarpıcı olmadığı hakkında yorumlarımı okuduysanız da filmi izlemeniz açısından tavsiyede bulunmadan da geçemiyorum ki bunun için tek başına konusu ve sizin hayal gücünüz yeterli. Ortadoğu’ya bir de bu açıdan bakmanın “bakış açınız” için faydası olacağını düşünüyorum. Son olarak IMDB puanı da 7.1.

İyi seyirler…  

28 Kasım 2011 Pazartesi

İstanbul gaylife’ına taze kan: Bubble

NOT: Mekan kapanmıştır.

İstanbul gaylife’ına yeni bir bar daha eklendi Ekim ayında: Bubble. Cheeky Club’ın işletmecileri, hemen Cheeky’nin yanına bir mekan daha yapmışlar ve Cuma-cumartesi geceleri diğer taraflarda dolanan gay camiasının bir kısmı için benzer bir eğlence anlayışını bütün geceye yaymak istemişler.

Demirören AVM’nin arkasından Cheeky’ye gider gibi dolanın, biraz daha ileride göreceksiniz zaten. Girişte tabela olmasına rağmen şaşırmayın, Bubble’a gelip gelmediğinizi teyit ediyorlar ki sanırım bu eskiden The Hall olan mekanın eski müdavimleri ile eşcinselleri karşılaştırmak istememek. Şu an için giriş ücretsiz, çünkü Love ve Tekyön’ün yanı sıra piyasada yer edinmiş başka barların müşterilerini çekmek kolay değil. Ama sonrasında ne olur bilemiyoruz tabi :)

Barı diğer barlardan ayıran özelliği içinde bir duş kabininin olması. Gogo-boyların gövde gösterisi yapabilmesi için tasarlanmış ve bildiğim kadarıyla yurt dışında var olan örneklerden. Hoş olmuş. Lakin geçen hafta gidip izlediğim gogo-boy’un şov açısından sadece göstermelik kaslarının olduğu ve bunun ötesine geçemediğinin altını çizmek isterim. Diğer sahnelerin aksine çok değişik şovların yapılabileceği o dar alanda arkadaşımız çoğunlukla poposunu sallamak ve pipisini tutmakla meşguldu :) Suyun altında evdeki gibi duş alsa bile daha iyi bir gösteri olacağı kesin :)

Garsonlarla ilgili fazla bir yorumda bulunamıyorum çünkü güleryüz göremedik. Aceleci ve zorlayıcı tavır Cheeky’de son zamanlarda (bayağı oldu gerçi gitmeyeli) görünene benzer. Önyargılı davranmamak gerekir gerçi.

İçkiler standart, ücretlendirme bira 15 TL, votka 20 TL. Bunun kıyaslamasını size bırakıyorum.

Müziklere gelince… Daha önce sizlere buradan Tekyön’ün arabesk-fantezi teknosundan ve Love’ın muhteşem DJ performanslarından (electronic ağırlıklı) bahsetmiştim. Bubble’da ise bu ikisinin arasında gidip gelen, tam eğlenirken mod değiştiren bir hava hakim. İstediğinizi tam anlamıyla bulamayabilirsiniz.

Tuvaletlerde ücret bekleyen bir görevliye denk gelmedim ancak buna rağmen içerisi temizdi. Yeni yeni olmanın avantajını kullanmış olduk sanırım.

Mekan tarihi bir yapının (Surp Asdvazaziz Katolik Kilisesi) bir köşesini kullandığı için ve içerisi güzel ışıklandırmaya sahip olduğundan genel olarak hoş.

Son olarak kadın-erkek ayrımı yapılmadığından içeride bununla ilgili sorunlarla karşılaşılacak bir durum da oluşmamakta. Ama bu durum gördüğüm kadarıyla Xlarge ya da Otherside’daki (bunlar başka zamanların konuları) gibi heteroseksuel arkadaşlarla karşılaşılacağı şeklinde bir anlam ifade etmemekte. Yani sanırım öyle :) Bende bu his uyanmadı en azından :)

Arada yapılan özel etkinliklerinin duyurularını facebook grubundan takip edebilirsiniz –ki websiteleri ayrıntılı bir bilgi içermiyor. Bir ara dark-room açılışı yapmışlardı ama göremedim, bence olmaması iyi.

Sonuç olarak bir uğrayıp görmenizde fayda var :)

Küçük Bayram Sk. No:7 Beyoğlu - İstanbul

13 Kasım 2011 Pazar

Prayers for Bobby


Bu filmle ilgili nacizane görüşlerimi iletmeden önce kısa bir hikaye anlatmak istiyorum sizlere:

Yıllar önce bir arkadaşım intihar etmişti ve hastane köşelerinde oldukça sert bir mizacı olan annesi zaten bildiği gerçekleri resmileştirmek için beni sıkıştırıyordu: “Söyle, sorunu ne söyle? Ben biliyorum aslında ama söyle?” Bildiği bir şeyi, oğlunun bir eşcinsel olduğu gerçeğini benim ağzımdan duymak istiyordu ve yumuşatılmış bir şekilde istediğini aldı. Evet, oğlu bir eşcinseldi! Ve sonrasında tek bir cümlesi beni çileden çıkardı: “O artık benim oğlum değil!”

Neden? Bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? Sizin için çocuğunuzun önemli olmaması, cinsiyeti ya da cinsel yönelimlerinin önemli olması ne derece ahlaki? Bu ve benzeri birçok soruyu ardı ardına bir zincir gibi sıralayarak suratına çarpmıştım. Ne acı!

"Eşcinseller eğer şeytani yanlarını isterlerse iyileştirebilirler, düzeldiklerinde(!) onlar da o zaman cenneti hak edebilirler" mi?

İşte tam da yukarıdakine benzer katılıkta bir anne anlatılıyor bu filmde. Benzer cümleleri duyuyorsunuz siz de benim yaşadığım durumu yaşarken izlediğiniz anneden. Gerçek bir öyküden uyarlanmış, oyunculukları ile sizi bu gerçeklerin içine sürükleyen bir film için pek fazla söz söylemeye gerek yok aslında. Ama gene de birkaç cümle sarfetmeye ihtiyaç duyuyorum.

“Din” adı altında insanları yargılamaya, eşcinselleri ötekileştirmeye ve hatta onları cehenneme göndermeye kadar varabiliyorsanız (ki bu aynı inanışlarda şirk koşmak anlamını da taşımakta) , oturun bu filmi izleyin. İzleyin ki bir insana ne kötülükler yaptığınızı görün! Ve izleyin ki kötülüklerinizi yapmadan önce yapmış birinin yaşadığı pişmanlıklardan ibret alın!

Aşağıdaki video çalışıyorsa, izleyebilirsiniz...

11 Kasım 2011 Cuma

KuirFest Ankara

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en çok konuşulan filmleri Zenne ve Nar, Ankara’da ilk kez Pembe Hayat KuirFest’te gösterilecek. 17-24 Kasım tarihleri arasında Ankara’da yapılacak Pembe Hayat KuirFest Türkiye’nin ilk kuir festivali olacak.

Türkiye’nin ilk kuir festivali olan Pembe Hayat KuirFest, 17-24 Kasım 2011 tarihleri arasında Ankara’da Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda gerçekleşecek.

Festival’in sürprizlerinden biri de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ödüllü filmleri Zenne ve Nar’ın Ankara galalarına evsahipliği yapacak olması. “En İyi İlk Film”, “SİYAD Ödülü”, “Yardımcı Erkek Oyuncu”, “Yardımcı Kadın Oyuncu”, “En İyi Görüntü Yönetmeni” olmak üzere toplam 5 dalda ödül kazanan ve ödül törenine damgasını vuran Zenne ile “Jüri Özel Ödülü”nün sahibi Nar, Ankaralı sinemaseverlerin karşısına ilk kez Pembe Hayat KuirFest’te çıkacak.

Türkiye’nin ilk kuir festivali

Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel (LGBT) Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Festival, eşcinsel ve trans bireylere yönelik ayrımcılığa dikkat çekerken Türkiye’de kuir teorinin ve sanatın konuşulmasına, tartışılmasına olanak yaratacak.

LGBT hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratmayı amaçlayan Pembe Hayat KuirFest, sinemadan edebiyata, müzikten videoya pek çok farklı türü buluşturacak ve Türkiye ve dünyadan kuir sanatçıları bir araya getirecek.


30 Ekim 2011 Pazar

Bir homohobi kitabı: Söylenmeyen


Twitter’ın  @homohobi’si bir gün oturup her şeyi yazmak istemiş. Kendi ağzıyla özetlemek gerekirse; “…bu hikaye ve denemeler silsilesi, 2000’li yıllarda İstanbul denen metropolit mega köyde yaşayan birinin samimiyetle yazdıkları…”nı göreceğiniz Söylenmeyen’i aldım, okudum ve burada sizinle paylaşmak istedim.

Söylenmeyen’i salt bir kitap olarak, beni de eleştirel bakış açısında sahip basit bir okuyucu olarak düşünürsek eğer, kitapta çok ağır bir dil olmadığını, kolay anlaşılır olduğunu, edebiyat üzerine çok da fazla etkileyici olmadığını baştan söylemek yerinde olacaktır. İçeriği açısından da özellikle İstanbul’da kendini “gay” olarak kabullenmiş bir kişiyi tutup biraz sohbet ettiğinizde de genel olarak benzer hikayeler duyacaksınız.

Ama kitabın çok çok özel olduğu birkaç can alıcı noktası bulunmakta bana göre:

Murat Renay’ın kullanmış olduğu dil o kadar basit ve o kadar akıcı ki kendinizi kendisiyle sohbet ettiğiniz hissine kapılabilirsiniz. Bu da kitabı okuyanların bir eşcinselin hikayesini belki bir kafe-ev ortamında dinlemelerine denk düşer benim açımdan. Özellikle gay’liği konusunda sıkıntı ve çelişkiler içinde dolanıp duranların ya da -bir homofobikten beklemiyorum ama- yaşadığı olaylar gereği eşcinsellik üzerine biraz bilgi sahibi olmak isteyenlerin bizleri daha iyi anlamalarına neden olacak bir kaynak :) Kaynak çünkü didaktik ögeleri arasında hepiniz için bir çok öğüt barındırıyor.

Kitapta da göreceğiniz üzere ülkemizde birçok eşcinsel kendini keşfettiği dönemlerde öğretilenlerle yaşadıkları arasında sıkışıp kalmakta ve hayat oldukça çekilmez bir hal almaktadır. Umarım özellikle bu durumda olan eşcinsellerin eline bir şekilde bu kitap geçer ve bu niteliklerini fark ettikleri aşama çok daha kolay bir süreç olarak yaşanır.

Son olarak ikinci kitabı “Ben Sizin Bildiğiniz Erkeklerden Değilim”i yayınlamaya hazırlanan Murat Renay’a hem cesaretinden hem de samimiyetinden dolayı teşekkür ediyoruz. Ben ve bu kitabı okuyan ve belki de fikri değişen bir kişi adına :) GOA Yayınları’na da teşekkürü borç biliriz.

Kitabın Hürriyet’te yer alan haberi için şuraya bakabilirsiniz.

Sürç-i lisan ettiysek affola!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Nefret etme, insan ol!

Bu sabah Radikal gazetesinde Baskın Oran’ın yazmış olduğu bir yazıyı okudum. “Nefret ikizleri: Suç ve söylem” başlığının hemen altında şöyle yazılmış (Yazının tamamı burada):

Nefret suçu iki unsurdan oluşur: Ceza hukukuna göre işlenmiş bir suç olacak ve fail, bunu önyargı nedeniyle işleyecek. Takside dövülen Ermeni kadının başına gelen tam da buydu

O Ermeni kadının yaşadıkları sadece bir örnek. Şehitlerimizin acısı üzerinden faşist söylemler türetip halkın duyguları arasına nefret tohumları yaratanlar şimdi Van depremi sonrası insanların sosyal medyada “etme bulma dünyası” söylemleri karşısında buzlaşmış duyguları ile yaptıklarının farkında mıdırlar bilemiyorum. Nefret söylemleri Kürtler için de çoğalmış durumda.

Sizlerin pek haberi olmasa da bu ülkede ve hatta dünyanın birçok yerinde hor görülen-dışlanan-hakarete uğrayan-dövülen ve hatta öldürülen bir alt kimlik daha bulunmakta: Eşcinseller…

Bu ülke daha kaç kere bölünecek? Türk-Kürt ayrımı / Alevisi-Sünnisi / AKP’lisi-CHP’lisi, alt başlıkta laiki-dindarı / heterosu-homoseksüeli… Fenerbahçelisi-Galatasaraylısı… Sürekli bir ötekileştirme ve kendinden olmayanı aşağılama savaşlarınız sık sık birçok insanın canına mal olmakta, farkında mısınız?

Mevlana'nın yurdundan insanların onu sadece sohbet konusu yapmaları, dünya örnek alırken kendi ülkesindekilerin yaşamlarına Mevlana'yı dahil etmemeleri de düşündürücü değil mi?

İslam dini de diğer bütün dinler gibi hoşgörüyü emreder. Atatürk hiç kimseyi ayırmaz, Türk milleti derken Anadolu’nun köşe-bucak nerede olursa olsun yaşayan bütün vatandaşlarını kasteder. Spor bir araya getirir, sizi savaşa davet etmez. Ve cinsel yönelimler sadece yatak odası-mahremiyet ile ilgilidir. O odanın dışında kalanları ilgilendirmez.

Hoşgörü erdemi hep sizinle olsun!

16 Ekim 2011 Pazar

kim?


İstanbul… Şimdi yağmurlu ve herkes İstanbul’un ağladığını düşünüyor. Belki de duş alıp kirlerinden kurtulmaya çalışıyordur demek kimsenin aklına gelmiyor.  Ne değişecekse artık?

İstiklal! İstanbul’un kalbi her zamanki gibi o uyusa da atmaya devam ediyor. Yağmurun altında insanlar alkolün etkisiyle şarkılarla, dik duramayan bünyelerle zombi gibi ilerliyorlar… Ben filmimizin iyi adamı olarak aralarından sızıyorum. Melankolik, alkolik, vazgeçilmiş bir bünye ile adım adım onlardan kurtuluyorum. Ne aradığımı bilmiyorum…

Taksici… Sempatik, biraz peltek… Dert dinleyicisi… Gecenin kahramanı. Ben biraz alkolün biraz da ötekilerin içinde ötekileşmenin verdiği “değer”le rahatça konuşuyorum. Taksi ilerliyor ve benim cümlelerim Taksim’den Bostancı’ya arkamda sıralanıyor. Göremeseniz de arkamda iz bırakıyorum. Kaybolmaya yüz tutmuş biçimde…

Şemsiye… Beni koruduğunu sanıyordum. “You can stay under my umbrella” nidalarıyla yağmur altında yürümenin keyfini yaşıyordum. :) İronik! Takside unuttuğumu çok sonraları fark ediyorum. Ben sadece kendimi değil, dip dibe yürüdüğüm kişiyi de koruyabilmek için şemsiyemden vazgeçmiyorken, şimdi tamamen korunaksız kalıyorum. Hep dedikleri gibi: “Hayatta bu zaten, ironilerden ibaret!”

Ben! Gene avuç içinden toz olup gitmiş hayaller, baş ağrısı, akan bir burun ile yatağıma göçüyorum. Her şeye rağmen o beni sarıp sarmalamak konusunda tereddüt yaşamıyor.

7 Ekim 2011 Cuma

I Love You Philip Morris

Jim Carrey bir ton filmde karşımıza çıkmış, zaman zaman düşündürücü rolleri başarı ile canlandırsa da çoğu zaman bizi güldürmeye yönelmiş, başarılı bir aktör. Böylesine ünlü birini zorlayıcı bir rol olan “gay” rolünde görmek oldukça dikkat çekici esasında. Ünlü bir aktör bir eşcinseli canlandırdığı zaman da bize haliyle geç de olsa izlemek düşüyor ve izliyoruz.

Pazarlama teknikleri arasında çoğu zaman kullanılan bir yöntem vardır. İş kötü de olsa ünlü birini referans göster, olsun bitsin. İnsanlar onu takip eder. Kısacası filmi izlediğimde içimde oluşan his bu şekildeydi. Eşcinselliğe yaklaşım ve evli-çocuklu bir adamın eşcinselliğini keşfedişi, yaşayışı ve aşkı bu derece basite indirgemek, üzerine ünlü birine bu rolü verip dikkatleri çekmek ne kadar başarılı olabilir, daha doğrusu hangi konuda başarılı olabilir düşündürücü.

O adamın (Jim Carrey) eşcinselliğini keşfedici çok basitti. Yıllar yılı bunu kendi içinde saklamış, kendi içinde çelişkiler yaşamış bir insanın duygularını ve ruhaniyetini yansıtmak çok zor olmazdı. Dahası o adamın aşkları, aşklarını yaşayışı ve aşkları için yaptıkları da çok değişik psikolojik halleri içeren durumlardır. Hepsinin ötesinde seçilen başrol oyuncusu Jim Carrey de bu halleri oldukça başarılı biçimde seyirciye aktarabilecek bir aktörken konunun bu derece yüzeysel yansıtılması benim film hakkında iyi bir şeyler yazmama engel.

Sonuç itibariyle senaristin ve dahası yönetmenin elinde bayağı kaliteli malzeme olmasına rağmen ortaya çıkardığı iş günü kurtarmak üzere yapılandırılmış, benim tabirimle “vakit geçirmelik” bir çerez film olmuş. Film fragmanını aşağıda izleyebilirsiniz.

Dipnot: Filmin gerçek yaşamdan bir alıntı olduğuna dair internette söylentiler de var.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bir Korku Klasiği (1)




Sanki her şey bir rüya gibiydi. Şimdi hatırladıkça gülüyorum. Ama insan başına gelmeden bu tip şeyler hakkında konuşmak bile istemiyor. Erteledikçe erteliyor bu yüzleşmeyi ve sonrasında pişmanlıklar içinde o kapıdan dışarı çıkıyor.

O gün gelmeden önce İstanbul hep kapkara bulutlarla kaplıydı. Ara ara yağan yağmurlardan bir tanesine çok kötü yakalanmış ve iş yerine vardığımda sırılsıklam olmuştum. Evet, not edilmesi gereken gerçeklerden biri de geçen yıl yoğun karla karışık yağmurda dayanamayıp emekliliğini isteyen şemsiyemin yerine yeni bir tane edinmem gerektiğiydi. Yurdum insanı gibi ben de bazı şeylere bire bir ihtiyacım olmadıkça aklımın bir köşesine dahi getirmiyordum ihtiyaçlarımı. Bu da onlardan bir tanesi işte…

Sonra o gün geldi çattı. Hava önceki günlerin aksine pırıl pırıldı ama bu kez benim içimde bazı şeyler yağmak istiyordu. Ben ileriye doğru attığım her adımda sağdan soldan çığlık atan insanlar etrafımdan beni görmeden ama beni ürküterek geçiyorlardı. Bazıları ağır hurda araçları ile birlikte üzerime üzerime geliyordu. Önlerini görmeden ama her seferinde beni hedef almış da ezip geçmek istercesine…

Geri adım atamadım. Doğruca bu yapılması gereken, hatta gecikmiş buluşmayı yapmam gerekiyordu. Gittikçe yaklaştım ve koca bir bina ile karşı karşıya geldim. Ağzını açmıştı ve beni yutmak istiyordu. Bundan çekinmedim ve kendim, adeta koşarak o koca ağızdan içeri girdim. İçeride benim gibi bir sürü insan vardı, yüzlerindeki o kaybetmişlik ve acı içeren ifade ile birden irkildim. Sağ tarafa baktım, yok; sol tarafa baktım, yine yok! Kaybetmişlerden bir tanesine soran gözlerle baktım, bu kez kazanmalıydım ve bana bildiği bir şeyi göstermesini ifade ettim; bana merdivenlerden aşağı inmem gerektiğini söyledi.

Evet, bu kez hiç kimse kaybetmeyecekti. Çünkü onlardan biri olan ben, bu savaşı kazanacak ve benim gibi herkesin zaferini ilan edecektim. Koşarak indim. Bir bardak su içtim. Beni beklettiler, sonra da bir koltuğa uzanmamı istediler. Uzandım.

Kocaman tek gözü olan bir canavar tepeme dikildi. Yanında iki tane yardakçısı vardı. O talimat verdi ve diğerleri yaptılar. Ben nefes nefese ama sesimi çıkaramayacak biçimde öylece kaldım. Yoksa ben de mi kaybedecektim? Niye izin verdim sanki bu şekilde dövüşmeden buraya oturmaya… Hiç direnmemiştim ve şimdi çekip gitmek istiyordum. Ben nasıl o koca canavarın ağzından içeriye girdiysem, şimdi onlar ellerinde aletler, benim ağzıma bir şeyler yapıyorlardı. Yoksa beni de kendi taraflarına mı çekeceklerdi? Bilmiyordum. Ve sonra tükürdüm. Ağzımdan kan akıyordu.

Doğruldum ve etrafıma bakındım. Kocaman tek gözlü canavar yoktu, gitmişti. Yardakçıları sakin, bana gidebileceğimi söylediler. Ben de sakin, gitmek istedim. Ama tekrar gelecektim.

Ve nihayet uzun zamandır ertelediğim ama artık diş fırçalarken lavaboda karşılaştığım “vampir” benzetmesinden ötürü kendimle olan savaşımı sona erdirip geçen hafta diş doktorundan randevu aldım ve bugün gittim. Ne mi oldu? Şaşkınlık!

Bir yerden başlamak lazım tabi!

Bir de tavsiye: İlkokuldan bu yana öğrettikleri gibi lütfen dişlerini fırçalamayı, ağız gargarası ve diş ipi kullanmayı, 6 ayda bir de diş doktorunuzu ziyaret etmeyi siz siz olun ihmal etmeyin.

2 Ekim 2011 Pazar

Karanlıktan Önce


Bu kez bir film yorumu için basitçe alıntı yapmak kolay geliyor :)

2000 yılının en çok öne çıkan filmlerinden Karanlıktan Önce / Before Night Falls nihayet ülkemize de gelmiş bulunuyor. Filme konu olan Kübalı şair ve romancı Reinaldo Arenas'ın hayatı hakkında detaylı bilgi için bakınız yan sayfa. Burada, devrim uğruna savaşıp devrim gerçekleştikten sonra homoseksüel olduğu için sekiz sene hapis yattığını ve sonra da diğer 'istenmeyen'lerle birlikte ABD'ye sürüldüğünü, AIDS'e yakalandığını ve 1990'da intihar ettiğini söylemekle yetinelim. Zaten Karanlıktan Önce de, sıradan bir 'hayat hikâyesi filmi' değil. Hollywood usulü kronolojik olay dökümü yapan, konu ettiği kişiye en kolaydaki etiketi yapıştıran biyografi filmlerinden ayrılıyor.

Sinemaya bir başka biyografik çalışmayla, Basquait'yle (1996) atılan New Yorklu ressam Julian Schnabel'in filmi, didaktizmden uzak. Kimi kısımlarını hikâye anlatımı açısından flu bulabilirsiniz ancak filmin, bunun karşılığında lirik ve tutkulu bir tonu var. Karanlıktan Önce, Arenas'ın (Javier Bardem) hayal gücüne dalıyor; onun doğaya yakınlığını ve seks / romantizm takıntısını ortaya koyan sahnelerle, sanatının kaynaklarına iniyor. Politik anlamda fikir beyanatına ise pek girişmiyor. Filmin görselliği, çocukluk ve gençlik yılları ile devrimcilik, hapis ve New York dönemleri arasında dolanırken ustaca çeşitleniyor. Bu arada seyirciye de 'ressam - yönetmen' avantajını hissettiriyor. Schnabel bu kez, duygusal anlamda Basquait'ye göre çok daha geniş içerikli bir filmle karşımızda.

Öncesinde Jamon, jamon gibi İspanyol yapımlarıyla adını duyuran Javier Bardem'e uluslararası ve son derece de haklı bir şöhreti getiren filmde, Johnny Depp çifte rolde. Bu rollerden biri, Arenas'ın kitap kopyasını 'rektum'unda Amerika'ya kaçıran travesti, diğeri ise, hapiste ona zorla ifade imzalatmaya çalışan gardiyan... Karanlıktan Önce, Venedik'te Jüri Özel Ödülü'nü kazanmıştı. Bardem ise buradaki rolüyle hem Oscar'a hem de Altın Küre'ye aday oldu.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Ben şimdi susuyorum…


İşe gitmeden geçen bir gün… Tek kişilik yatağında tek başına kalmış, battaniyesine dolanmış soğuktan korunmaya çalışan, bunu bile beceremeyip hastalığını günlerdir atlatamayan bir insan olarak huzurlarınızdayım… Bir arkadaşın söylediğini düşünüyorum bu soğuk duvarlar ardında: “Çok keyifli ve eğlenceli görünen insanların en yalnız ve kendi içlerinde büyük acılar barındıran insanlar oldukları söylenir.”

Öyle miydi gerçekten? Bilmiyorum. Karanlık odanın içinde acılı ya da enfes tatlı ruhumla birlikte bedenimi doğrultuyorum. Kendime bakıyorum bir ton etiket yapıştırılmış bedenimden utanıyorum.

Oğul… İki cahil kişinin köyde yetiştirdiği, o köyden kaçmakla benliğini bulacağını zanneden ama o günden bugüne hala kendini bulamamış bir oğul… Biraz daha büyüdüğünde sevişme sahnelerini izlerken gözünü erkekten alamamış ama bundan utanmış dört dağın arasındaki sonradan kasaba olma köyün örnek gösterilen “okumuş” evladı. İlkokuldu, liseydi, üniversiteydi, askerlikti derken adından övgüyle bahsedilen, iyi-kötü iş bulmuş, şehirde yaşayan ama hala evlenmeyen kocaman bir soru işaretini yaşatan çocuk. Ne zaman evleneceksin?

Bu soruya içimden “erkek erkeğe evlilik henüz yasal değil!” diye haykırmayı geçirsem de bazen sessiz kalmayı, bazen “kısmet” diye geçiştirmeyi ve bazen de ters yanıtlar vermeyi kafi buluyorum. Ve karşınızda sizi oğlunuz olarak durmaktan, yalan söylemekten ve kendimi içime hapsetmekten nefret ediyorum.

“Oğul” etiketimi üzerimden söküp atıyorum.

Arkadaş… Bu konuda ne kadar başarılıyım bilmiyorum. Daha bugün duyduğum “ Etrafındaki insanlar neden birer birer azalıyor farkında mısın?” lafına aldırmadan edemiyorum. Etrafımda neden bu kadar çok insan var bunu da bilmiyorum. Sahi neden? Çok mu iyiyim, çok mu düşünceliyim, çok mu eğlenceliyim? Çok, çok, çok! Madem o kadar çok neden şimdi yoksunuz?

Yoksunuz… Aslında çoksunuz ama… Şebnem Ferah’ın Can Kırıkları’nı dinlemeyi tercih ediyorum. Omzuma konulmuş “arkadaş” etiketinden kurtuluyorum.

Komik… Evet, Huysuz Virjin herkese komik geliyor değil mi? Hele onun kadar olmasa da en umulmadık zamanlarda en umulmadık esprileri aranızda hiçbirinizin yapmayacağı şekilde söze döken birinin bulunması ne trajik. Huysuz Virjin’i ağlarken ve gözyaşlarının görülmesinden korkup kaçarken de izlediniz. Ama ben bu soğuk odanın kapısı kapanıncaya kadar hep içimde tutmaya çalıştım bugüne kadar. Zorlandım… Kaçtım ve şimdi bu “komik” etiketimi alıp yıtıp attım. Farkına bile varılmayacak!

“Orospu”… Kimler geldi, kimler geçti şarkısı gibi bu bedenin tadına bakanların mazideki yeri. Bazılarını öğrendiniz, bazıları sonradan ortaya çıktı ve bazıları hakkında benim bile hafızamda izi kalmayacak kadar gizli kapaklı yapıldı. Erotik ürünler mağazalarında satılan şişme bebekler gibi elden ele, kucaktan kucağa dolaşmaya ben de izin verdim sizin zorlamalarınız kadar. Bedenimden öte ruhum eskidi ve içi şimdilerde bulutların arasından güneşi görmeyi ve rengarenk çiçekler açmayı ümit ediyor. Artık unutulması gereken bir umuttan söz etmiyorum ve “orospu” etiketimi doğrudan çöpe atıyorum.

Evet, boğazımda gördüğüm etiketin üzerinde “bağımlı” yazıyor. Bir sigara yakıyorum ve sigara bağımlılığımdan dem vuruyorum. Bırakmayı düşündüğüm zamanlarda bir sigara daha yakıp dumanını üflüyorum. Sonra bilgisayarın başına geçip saatlerce oyalanabiliyorum. İnternete karşı da bir bağımlılığım var elbette. “orospu” etiketimden arda kalan “sex bağımlılığım”, sonrasında insanlar, eşyalar ve bir ton alışkanlıklarım… Güç bulamıyor ve kendi yarattığım putlarıma karşı başımı eğip uyum sağlıyorum. Savaşan ruh bu odada kendine zincirler vuruyor, savaşmak istese de vazgeçip kaçıp gitmeyi deniyor. “Bağımlı” etiketimden küçük bir kayık yapıyor ve karanlık odada hayallerimle yarattığım su birikintisine salıyorum.

Çocukluğumdan beri susmamı ve dinlememi isteyen, sadece sorduklarında kendi taleplerine uygun yanıtlar için söz veren öğretmenlerime sesleniyorum. Ben şimdi susuyorum… “Aferin”, “cumhuriyetçi”, “ibne”, “çalışkan”, “bencil”, “Müslüman”, “alkolik”, “sınırsız”, bütün etiketlerimden kurtuluyorum.

Çırılçıplak kalıyorum… Ağlıyorum ve çığlıklarımı yine hayal dünyamda yarattığım insanlara haykırıyorum. Beni dinliyorlar…

Bir mektup


Sevgili arkadaşım,

Bu siteden haberin bile yok ama aynı dört duvar arasında aynı havayı solumamıza rağmen uzun yılların ardından şimdilerde iki düşman gibiyiz. Peki, ne oldu?

Ne olduğundan öte bu blogtan haberin bile olmamasına rağmen düşündüklerimi buraya yazmak istedim. Her zaman hislerimi en rahat biçimde yazıya dökebildiğimi az< çok bilirsin sanırım ve şimdi de kendimi ruhani anlamda en çöküntülü hissettiğim anlarda yazıya sarılıyorum.

Biliyorum, o kurulan son cümlelerde gördüğümüz üzere ve ta en başından belli olan bir şey hakkında benim de fikirlerim var: Biz tamamen farklıyız. Senin tabirinle ben kıpır kıpır, eğlenceli bir insanken sense tam tersi sade bir yaşantı içindesin. Biliyorum.  En basit şekliyle inansak da inanmasak da –ki bizim az ya da çok belli bir inanmışlığımız var- zodyakın tam karşı karşıya duran burçlarına sahibiz.

Arkadaşım,

Bütün bunlara rağmen aramızdaki ilişki azımsanacak derecede değil. İnsanoğlu bu, her zaman hata yapabilir. Yapıyoruz da. Ama onca yılın hatrına, olabilecek birçok konuya rağmen aradaki iletişimin samimiyeti önem taşır. Öyledir ki çoğu arkadaş bu iletişim sayesinde birbirini dinlemeyi, anlamayı ve o hatalardan kaynaklı sorunları aşmayı başarmış ve o sıcak hikaye yıllar yılı sürüp gitmiştir.

Konuşamıyoruz. Çünkü sen konuşmayı reddediyorsun. Daha önceki konuşmalar olmasına rağmen olaylara verilen tepkiler daha da soğuklaşıyor. Sarılmak nerde kaldı, “biraz dur” demek nerede kaldı? Susmak hiçbir şeye çözüm değil ama maalesef sadece mail atabiliyorsun. Konuşma önerilerime aldığım tepkiler de bundan ibaret.

İşte asıl beni yaralayan nokta bu. O sıcak arkadaş samimiyetinden vazgeçtim ama ortada incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan oluşan sorunlarda bile konuşamamak bizi it dalaşından başka bir noktaya götürmedi. Bunu kendim görüyorum. Artık bu ev batmaya başlayacaktır, hem sana hem de bana…

Böyle olmasını istemezdim ama ben elimden geleni yaptığımı düşünmeye başladım. “Facebook üzerinden silinen arkadaşlıklar gerçekten silinir mi?” sorusunun yanıtı da benim için “evet” oldu artık. Saçama belki ama doğru.

Umarım hayat sana en güzel şeyleri verir.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Bodrum’da tatil & gay-life

Yaz bitmeden gel :) ya da gelecek yaz mutlaka gel :)


Hmmm! Bodrum… Yıllar yılı magazin basınının gözümüze gözümüze soktuğu ama buna değer bir tatil-eğlence merkezi. Hem de Türkiye’de :) Ben geçen yıl gitmiştim Bodrum’a ama misal bu yıl da tatilimin 3 gün kadarı için keşke Kuşadası’ndan Bodrum’a geçseydim dedim kendi kendime. Keşke geçseymişim.

Gelin, Bodrum’da bir eşcinsel olarak neler yapılabilir, bu konuda biraz bilgi sahibi olalım.

Konaklama

Söz konusu Bodrum olunca elbette seçenek çok çok fazla. Üstelik sabaha kadar süren dolmuş seferleri ile sadece merkezde değil, diğer beldelerde de rahatlıkla konaklayabilirsiniz. Tabi bence merkezi ya da Gümbet’i tercih etmek sizin için daha iyi olacaktır. Biz geçen yıl apart otelde oda+kahvaltı 70 TL’ye kalmıştık ve dışarıdan birileri ile girme konusunda hiç sıkıntı yaşamamıştık. Bu yıl arkadaşlarım Gümbet’te bir pansiyonda oda+kahvaltı 40 TL’ye kalmışlar. İnternetten ön bilgi edinip oraya gidince de karar verilebilir elbette. Ama sezona göre dikkat edin derim. Geçen yıl biraz kazık yemişiz yani :)

Gündüz

Plajları ve özellikle tekne turu ile çıkacağınız bir gezinti sonrası ulaşacağınız o muhteşem koyları ile keyifli bir yaz tatili olacaktır. Merkezdeki gündüz plaj kafe gece restoran olarak çalışan mekanlarda öğlen başlayıp akşam yemeğine kadar rahatlıkla vakit geçirebilirsiniz. Bütün gün güneş altında sere serpe :)

Yukarıda anlattığım mekanlardan bir tanesi de gay bir kafe: Kavalye. Gündüz ziyaret etmedim, akşam da bir bira için uğramıştım. Çok özel bir tarafı yok, ama out olmak konusunda sıkıntınız yoksa gündüz burada güneşlenebilirsiniz. Merkez sahilindeki diğer cafe-barlardan tek farkı eşcinsel bir mekan olmasıdır. Aşağıdaki videodan biraz fikir edinebilirsiniz.


Dikkat: Bodrum Kalesi’ni ve Sualtı Müzesi’ni d gezebilirsiniz. Lakin Sualtı Müzesi su altında değildir :)

Gece

Bodrum’da daha önce Xlarge Gümbet varmış ama kapanmış. O nedenle buraya gidemedik. Ama halen faal olan ve geçtiğimiz bayramda netten gördüğüm kadarıyla havuzbaşı parti dedahil olmak üzere güzel bir eğlence hazırlayan Murphys Club ziyaret edebileceğiniz bir mekan. Ben gittiğimde giriş ücreti yoktu, fiyatlar makuldu, mekan ferahtı ve müzik idare ederdi. Ayrıntılarını daha sonra yazacağım.

Bu yıl kapalı olduğunu duyduğum ama geçen yıl adını mutlaka duymuş olduğunuz Halikarnas’ta köpük partisi cuma ve cumartesi günleri yapılıyordu. Deneyimleyin. Eğlenceli. Ama giriş biletinizi tur satan yerlerden alabilirsiniz. Geçen yıl 35 TL ödemiştik.

Deniz üzerinde eğlence sunan Catamaran’a gidememiştim, ama şimdi pişmanım. Tekrar Bodrum’da bulunursam Catamaran’da da eğleneceğim söz :) Geçen yıl giriş için 40 TL istiyordu tur firmaları.

Başka?

Bilmiyorum, o kadarını da siz araştırın :) Zahmet olmazsa da yorum olarak yazın :) 




Benzer konular:

5 Eylül 2011 Pazartesi

Bol şekerli gay mekan: Sugar&Spice


NOT: Mekan kapanmıştır. Artık hizmet vermemektedir.

İstanbul’da Tünel’e doğru giderken bir ara, bir ara sokaktan dönmelisiniz bence. Bir yaz günü, o ara sokaktan dönüp de ileriye doğru baktığınızda büyük bir gökkuşağı bayrağının dalgalandığını görünce Türkiye’den ayrılmış gibi hissedebilirsiniz. Çünkü o köşede önyargılardan uzak, çok rahat bir sohbet mekanı bulunmakta, adı Sugar&Spice.

İstiklal Caddesi Saka Salim Çıkmazı no: 3/A Beyoğlu - İstanbul adresinde. Alıntı yaparak tarif etmek gerekirse; "İstiklal Caddesinde, Sn. Antoine Kilisesi'nin karşısındaki dar sokaklardan birinde yer alan İstanbul'un en kıdemli gay cafe'si" (Turkeygay.net) 

Hele ki vazgeçemediğimiz Eurovision gecelerinde, duvara projeksiyonla yansıtılan görüntüleri izlerken yan masalardan sürekli burada anlattığım üzere dönen muhabbetleri duyabilir, siz de arkadaşlarınızla bu muhabbetleri yan masadakiler duyacak biçimde yapabilirsiniz.


Sugar Cafe’yi yaz ve kış olarak iki biçimde anlatmak gerekir esasında. Kışları sıkı fıkı, sıcak bir ev ortamında toplaşmış insanların neredeyse yan yana oturduğu bu mekan, yazları mekanın bahçesi denilebilecek nitelikteki sokak köşesine masaların yerleşmesiyle daha bir şenleniyor. 2013 yılındaki Pride Partisi şahaneydi. Zaten coşkulu olan kalabalık, içkileriyle o sokakta dans edip eğlenmişti.

Henüz yemek yemedim ancak içecekler açısından hem fiyat hem de servis anlamında hoş bulduğum mekanlardan bir tanesi Sugar. Servis elemanlarının rahat ve enerjik tavrı, yeteri kadar tarif ettiğinizde gelen içkinin sizi tatmin edecek olması iyi haberlerden. Ancak özellikle hafta sonları gittiğinizde oturacak yer bulamamanız sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilir.

Ama geçtiğimiz yıl isimle beraber iç tasarımını da değiştirdiler ve bence çok daha iyi oldu. O küçük mekanı oldukça şık ve verimli bir şekilde kullanmaya başladıklarını, üst katta yer alan WC'yi en alta taşıyıp üstte sakin bir ortam, altta eğlenceli bir mekan yarattıklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

Çalınan müzikler her yerde duyduklarınızdan biraz farklı ama gerçekten güzel ve eğlenceli. 

 
NOT: Kafe ile ilgili yazı, Aralık 2013'te güncellemiş bulunuyorum :) Saygılar.

Benzer konular: 

    4 Eylül 2011 Pazar

    3-Üç (Drei - Three)

    Günümüzde kişilerin çoğu henüz iki kişilik bir ilişkiyi başarıyla devam ettiremezken eşcinsel bir birey olarak zaman zaman içinde üç kişiyi barından bir aşk ilişkisinin nasıl olacağı konusunda kafa yormadım değil. Hayat daha keyifli, daha eğlenceli ve cinsel yaşam da çok daha renkli olurdu zannımca. Bu düşüncelerimden dolayı hemen beni bunu yapmaya yönelik bir takım girişimlerde bulunduğumu sanmayın lütfen. Bu sadece bir fikir olarak kafamda yer bulan bir bilinmez.

    Ben ara sıra bu konuda düşünürken Tom Tykwer –ki kendisi Alman film yönetmeni, senarist ve besteci olmakta- Sophie Rois, Sebastian Schipper, Devid Striesow ve Annedore Kleist kamera karşısına geçirmiş ve 3-Üç (Drei - Three) filmini çekmiş. Yönetmeni Run Lola Run (Koş Lola Koş) ve Perfume: The Story of a Murderer (Koku: Bir Katilin Hikayesi) filmlerinden tanırsınız aslında. 3-Üç (Drei - Three) ülkemizde de vizyona girdi ancak tahmin edeceğiniz üzere çok da fazla ilgi görmedi ve kısa sürede vizyondan kalktı.

    Filmin konusu için alıntı yapıyorum:
    “Haber sunucusu Hanna ve sanat teknisyeni Simon, 20 yıllık beraberliklerine, çeşitli ilişkiler, çocuk sahibi olma isteği, beraber eve çıkma gibi duyguları sığdırır, ancak artık işler yolunda gitmez. Ta ki ikisi de birbirlerinden habersiz aynı erkeğe aşık olana kadar.”
    (Hurriyet.com.tr)

    Aşağıdaki fragmanda göreceğiniz giriş repliği benim oldukça ilgimi çekmiş ve filmin konusu bir tarafa sadece bu replik için izlemeye karar vermiştim. Alışılagelmiş ilişkilerin dışında farklı bir hikaye anlatması nedeniyle izlemenizi tavsiye ediyorum elbette. Başlangıçta biraz durağan ilerlese de sabredip olacakları görmeniz gerekir :) Özellikle karı-koca aynı erkekle birlikte oldukları ile ilgili karşılaşma sandığınızdan biraz daha dikkat çekici, söylemedi demeyin.

    Filmin fragmanının özellikle altyazılı olmasını istediğim ve buraya ekleyebileceğim bir versiyon arayıp da bulamadığım için bu sayfada yok. Ama aşağıdaki linke tıklayarak film fragmanını izleyebilirsiniz.



    3 Eylül 2011 Cumartesi

    Psikolog Hüseyin’den KAÇIN!


    Psikolog olduğu iddiasıyla ortalıkta gezinen, internet sitesinde eşcinsellere özel terapisi hakkında özel bir bölümü bulunan, facebook gibi sitelerden birçok ileti paylaşarak insanları yanlış bilgilendiren Hüseyin Kaçın… Toplumun eşcinselliğe bakış açısını kendi kişisel çıkarları doğrultusunda kullanan bu psikoloğa ihtiyacı bulunan arkadaşımızın dünyadan hiç haberi yok sanırım.

    Bilmiyorsa açıklayalım, kendisine yardımcı olalım:

    Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), 1973 yılında eşcinselliği, "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu"ndan çıkarmıştır. Günümüzde APA'nın pozisyonu, objektif ve iyi planlanmış[19] bilimsel çalışmalar ve klinik literatür doğrultusunda eşcinselliğin insanların cinselliğinin "pozitif ve normal" çeşitlerinden biri olduğudur.[20] APA'ya göre eşcinselliğin geçmişte bir akıl hastalığı olarak görülmesinin nedeni, akıl sağlığı alanında çalışan profesyonellerin ve toplumun bu konuda taraflı şekilde bilgilendirilmiş olmasıdır.[21]

    1 Ocak 1993 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi "cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez" şeklindedir. (Vikipedi)

    Kendisi hakkında kısaca ne idüğü belirsiz arkadaşımızda biz ne yapabiliriz diye düşünüp nette bir arama yaptığımızda da  Facebook’ta Eşcinsel Düşmanı Hüseyin Kaçın'ın Psikoloji Diploması İptal Edilsin! grubuyla karşılaşıyoruz ve hem örgütlenebilmek hem de bilgilenebilmek için hepinizi bu sayfaya davet ediyoruz.

    Aynı zamanda ekşisözlük’ten ulaştığımız bilgiye dayanarak şu alıntıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum:

    bu şahıs psikolog meslek etiğini ciddi anlamda hiçe saymakta, eşcinselliği bir hastalık olarak değerlendirerek bulduğu her platformda fake hesaplar kullanarak arada kalmış/ toplumca arada bırakılmış, ötekileştirilmiş insanlara çirkin düşüncelerini empoze ederek kendine rant alanı yaratmaya çalışmaktadır.

    "eğer sizde bu adamın yaptıklarından rahatsız iseniz lütfen etik ihlali yapan ve her türlü alanda kendi reklamlarını fake profillerle veren psikolog hüseyin kaçın'ı ve etik ihlali yapan diğer psikologları da türk psikologlar derneği'ne şikayet ediniz ! (şimdilik ne yazık ki tpd dışında sözü yetkin başkaca daha güçlü bir dernek olmadığı için) "

    25 Ağustos 2011 Perşembe

    DUR! SEN KİMSİN?


    Siz böyle bir yazı gördünüz mü medyada?

    “Eşcinsel olduğu için öldürüldü!”

    Teröristler, tecavüzcüler, binlercesi insanın hakkını sömüren gözü doymaz aç ayıları/hortumcuları sadece izlediniz. Ama sadece sizden tek farkı yatak odasını karşı cinsi ile değil de hemcinsi ile paylaşıyor diye onu dışlamayı, hakaret etmeyi, dövmeyi, yaralamayı, gasp etmeyi, hatta öldürmeyi hak görebiliyorsunuz. Siz nasıl böyle ikiyüzlü olabiliyorsunuz? Soruyorum, siz kimsiniz?

    Ben görmedim. Siz de göremezsiniz. Çünkü o haberleri yapanlar sizlerden biridir. Onlar da eşcinsellere hastalıklı gözüyle bakarlar ama merak etmeyin, birçok eşcinsel çoğunuzdan daha sağlıklıdır. Dinsiz görürler ama birçoğu sizden daha çok Yaradana sığınır, ona dua ve ibadet yapar. Bazılarınız onları kolay para kazanma uğruna yol kenarlarında gördüğünü sanır, ama çoğu sizin yanı başınızda canla başla çalışır durumdadır. Siz fark etmezsiniz.

    Bu tip bir haberi kolay kolay göremezsiniz çünkü o haberleri yapanlar eşcinsel olsa bile kendini gizlemek zorundadır. Hayatı için, sağlığı için ve işi için. Arkadaşları nedeniyle kendini ifade edemez. Ancak sizlerden birçoğunuz yolda yürüyen “edepli–edepsiz” bir dişi gördüğünde hissettiklerini rahatlıkla ifade edebilir. Utanmaz. Cinsel dürtülerin e mahremiyetin korunmasına özen göstermez. Ahlak sınırlarını yıkar geçer. Dışarıda ona-buna, içeride kendi çocuklarına –akrabalarına küfreder, taciz eder, tecavüz eder. Ses çıkartamazsınız. Eşcinsel ağzını açtığında katlanılmaz olur. Nedenini anlayamayız… Keza nedenlerini size sorsak ve mantıklı yanıtlarla karşınıza çıksak da siz de anlayamadığınız konularda yargılara ulaşmayı görev bilirsiniz.

    Şirk koşmaya bayılırsınız. Cehennemde yanacağımıza karar verirsiniz haddinize olmayarak. Halbuki yanınızdaki oruç tutan arkadaşınız ya da akrabanız hatta kardeşiniz cehennemde yanmak istemez.

    Bırakın artık bu palavraları. Bırakın kendinizi –belki biraz daha güçlüsünüz- diye tanrı ilan etmeyi ve ceza kesmeyi. Durun artık! Siz kimsiniz?

    Benzer başlıklar:


    29 Temmuz 2011 Cuma

    Kuşadası’nda tatil & gay-life

    Yıllar yıllar önce eşcinsellerle dolu olan bir geminin limana demir atmasına izin vermeyen Kuşadası, daha sonraki yıllarda bu ayıbından kurtulmuş. Okuduğumuz haberlerden bunu öğreniyoruz. Peki bir tatilci ve özelinde bir gay olarak tatil için Kuşadası’na gittiğinizde neler yapabilirsiniz? Bakalım…

    Konaklama

    Çeşit bol; pansiyon, apart, yıldızı bol oteller. Esasında gitmeden önce internette dolaşıp biraz fikir edinebilirsiniz ama oraya gidip biraz gezindiğinizde çok daha uygun fiyatlı yerler bulabilirsiniz. 2011 yılı için apart ya da pansiyonların oda kahvaltı ücretleri 35-40 TL civarında. Kalacağınız yerde genel olarak geç uyanma olayı olacaksa kahvaltı istemeyip fiyatı biraz daha kırabilirsiniz.

    Apart ya da pansiyonlara gaylerin birileriyle (!) girmesi çok sorun olmamakta. Sadece resepsiyonda dikkat çekmeyin yeter :)

    Kadınlar Plajı

    Bildiğimiz halk plajı. 2011 yılı için şezlong ya da şemsiye başına 5 TL ödediğiniz, çok da özelliği olmayan ama kalabalık bir plaj. Suyu nispeten iyi ama dalgalar arttıkça artan yosun vb şeyleri de var.

    Etrafınıza bakındığınızda birçok eşcinsel ve meraklısını görebileceğiniz bir plaj burası. Enteresan tekliflerle karşılaşabilirsiniz. :) Ya da ilginç tanışmalar olabilir. Magnum’unuzu alın, gönül rahatlığı ile (çok abartmadan tabi) yiyin :) Meraklıları izleyecektir.

    Adaland

    İlginç havuzları (Köpekbalığı, tropikal vs), kaydırakları ve yunus şovları ile güzel ve eğlenceli bir gün olacaktır, sıradanın üzerine çıkacaksınız.


    Gece Hayatı

    Barlar sokağı gibi tabirleri var ama çok dikkat çekici bir bar göremedim. Bodrum’da Halikarnas ya da Catamaran İstanbul’u aratmayacak eğlenceler sunmakta, ama Kuşadası’nda bu nitelikteki bir yer duymadım, görmedim. Varsa kaçırmışım demektir.

    Eşcinsel mekan olarak Club Tattoo bulunmakta. Bu mekanla ilgili ayrıntılı yorumlar da şurada :)

    Başka?

    Çevrede Efes Antik Kent ya da Şirince gibi gezilesi yerlere de göz atmayı ihmal etmeyesiniz…


    Benzer konular:
    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...