4 Ocak 2011 Salı

Ankara’nın tek eşcinsel barı: SIXTIEES

NOT: Ankara'daki gayfriendly mekan Eski-Yeni hakkındaki yazıyı da okumak için buraya tıklayabilirsiniz. :)

Ankara’da öyle bir gelenek vardır ki gay barlar açısından, açıklanması zor, araştırma konusu ve belki de Ankaralıların çekmesi gereken bir ceza gibidir. Özetlemek gerekirse; bir mekan vardır ve o mekan varken başka bir tane daha açılır. Bunu duyan-gören gayler az biraz daha iyi görünen yeni bara sanki çok yeni hayallerine kavuşma mekanıymış gibi taşınır. Yenisi açılmadan var olan eski bar kapanır.

Vakti zamanında alt katında travesti ve transseksüellerin takıldığı Old School hemen dibinde büyüyen ve büyüdükçe kendi sonunu getiren Turuncu’yla birlikte Ankara’nın gece hayatındaki sahnesinden ayrılmıştır. Turuncu’yu Godet, Godet’i de Tribal Club Teksas misali düelloya bile gerek kalmadan iki mekana dar olan şehirden uçurmuştur (az-çok gittik-geldik buralara canım). Ve en son yapılan duyuru ile Tribal bulunduğu mekandan taşınmış, taşınırken de adını Sixtiees olarak güncellemiş.

Ankara’daki bu tekel geleneği üzerinden bence açılacak yeni mekan için alınması gereken ders olayı sadece “ben tekim, ne yapsam uygundur” mantığından çıkarmak ve az ya da çok belli bir kalite standardı oluşturmak; hem gelen misafirler hem de mekan tasarımı, personel, içkiler ve müzikler açısından.

Ankara’da yaşayan ve kendini rahat hissedebilen eşcinsellere de tavsiyem olacak ki beğenmedikleri yerleri hep birlikte protesto edebilsinler, edebilmeliler.

Gelelim yılbaşı gecesi az da Sixtiees’de geçirilen yaklaşık iki saatlik zaman dilimine:

Yılbaşına özel olsa da hak etmediği şekilde (iki içki dahil olsa bile) 50 TL giriş ücreti olması yukarıda mekanlara yönelik yaptığım uyarıya yönlendiriyor insanı. İnsanların verdiği ücretin karşılığında tatmin olması gerekir ancak aşağıda ayrıntılarını yazacağım açıklamalardan sonra bu tespitimde haklı olduğumu anlayacaksınız. Eğer deneyimle sabitlemek isterseniz yılbaşı gecesi olmasına gerek yok, bu hafta sonu da Sixtiees’i ziyaret edebilirsiniz.

Strafordan yapılmış kar havası, parlak süsleme malzemeleri ve balonlar bana kaliteli bir mekandan öte sünnet düğününe gittiğim havası verdi. Girişin ferah, vestiyerin geniş bir alanda hizmet vermesi hoş ancak vestiyerde ceketlerin duvara sabitlenmiş çivimsi askılara asılması olumsuz bir özellikti; keşke bunun giysi askısı asılabilecek bir düzenek yapılmış olsaydı.

Almış olduğum bir votka-bull ve bir de votka-portakal (belki de arkadaşın garson tanışıklığı sayesinde) ne artısı ne de eksisi olan bir yapıya sahipti, kısaca fena değildi. Diğer içkilerden içmediğim için yorumda bulunamıyorum.

DJ performansı ve müzikler de en az mekan düzenlemesi kadar başarısızdı bence. Birbiriyle çok da alakalı olmayan ve geçişlerinde rahatsızlık verecek derecede acemi bir müzik yapısına şahit oldum. Nabız tutmayan DJ’i ve pek de kaliteli olmayan ses sisteminin de etkilerini sıralamaya mecalim yok şu an :) Çocuk gibi görünen ve belki de hedef kitleye göre seçilmiş gogoboy ise her anlamıyla henüz gelişmemişti, pek izlemedim.

Gelen kişilere baktığımızda apahci’ler ve emo’lar ağırlıktaydı. Eşcinsel güruhundan da bu tarzda insanlar görmek elbette mümkün ama tekel konumundaki bir mekanda böylesine bir topluluğun arasında azınlık kalmak pek hoş olmadı açıkçası.

Son olarak alternatif olarak görülen ve gayriresmi gay friendly bar olarak anılan Eski-Yeni’ye girmek istedim ama sanırım o geceye özel “damsız almıyoruz” politikası burada da geçerliydi. Halbuki akıllı işletmeci damlı erkeklerden çok eşcinsellerden daha çok para kazanabileceğini kestirmeliydi (hele ki Ankara şartlarında)…

Kısaca Ankara’nın gece hayatının başarızlığı, eşcinsel dünyasına da yansımış durumda. Kolaylıklar dileriz.


Benzer konular:

3 Ocak 2011 Pazartesi

Komplo Teorisi: AŞK


“akıl mı, yürek mi?” sorgulamalarımın sadece bir kısmını daha önce buradan okumuştunuz. Sonra bunların arasında gelecek-geçmiş’ten ibaret koca koca soru işaretleri başımın etrafında kara bulutlar gibi dolanmaya başladı. Çözmem gereken birçok havuz problemi var sanırım.

Bazen düşünüyorum ki ortada gerçekten bir komplo teorisi var. Adı AŞK! İnsanlar bu düzen için aşka inandırıldı. Belki de milyonlarca şarkılar yazıldı, seslendirildi. Dilden dile söylettirildi ve dinlettirildi. Acaba bu kadar söz aşk için değil de para için ya da başka bir kavram için yazılsaydı insanlar gene de aşık olmayı tercih eder miydi? Bilemiyorum. Bunu denememizin yolu yok gibi görülüyor. Kitaplar yazıldı, hislere dem vuruldu. Hayal üstüne hayaller kuruldu o kitapların kahramanı yerine kendimizi koyarken. Filmlerde yaşandı hayaller. Başrolde ben ya da sen! Seviştik, öpüştük, öldük ve dirildik. Kendimizden öte bizi tercih ettik, birleştik ve bütünleştik. Sonra ayrı gayrı kaldık, yaralandık, yaralarımıza tuz bastık. Suçladık ve suçlu hissettik.

Terk edilince acıklıyı oynadık, hüzne bulandık; ağladık-sızlandık. Acındırmaya çalıştık. Terk ettiğimizde karşımızdakini öylece izledik.

Sonra terk edilişimizi nefretle taçlandırdık. Karşıdakinin suçlarını dostlarımızla paylaştık, savcı olduk ve suç listesini yayınladık. Bir idam sehpası aradık, suçlu yakalanamadık; elden kaçtı ve onu asamadık.

En sonunda çalıştık-çabaladık ve şu anki halimizin o günlere göre çok daha iyi olduğunu, daha mutlu olduğumuz imajını üzerimize yerleştirdik. Ne olur ne olmaz bir gün bir yerlerde, facebook’larda (ve diğer profil içeren sitelerde), orda-burda karşılaşıveririz maazallah :)

AŞK! Sen nesin ki hayatımızın merkezindesin? Nesin ki bize oyun hamuru gibi şekiller verip, sergileyip sonra da kenara bırakıp gidiveriyorsun?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...