23 Şubat 2011 Çarşamba

Hate Crime


Bu film aslında benim için liste başı denilebilecek türden etkileyici. Adı Hate Crime… Nefret Suçu ne demek bilir misiniz? İşte bu soruya yanıt arayan sizler için güzel bir hikayeleme.

Eşcinsellik kavramının insanlarda uyandırdığı hisse bir anlam veremediğimi burada sıklıkla dile getiriyorum. Sizler de öyle ya da böyle okuyorsunuz. Öyle ki çok güzel yaşadığınız dini temalarınızla hem kendi nefretinizi hem de çevrenizdekilerin hisleriniz negatif anlamda körüklüyorsunuz. İşte tam bu noktada filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum sizlere.

Bir dini yorumlama biçiminin sadece eşcinsellik konusu açısından değil, diğer bütün "göreceli" kavramlarda olduğu gibi çok yönlü olabileceğini oldukça net biçimde sunuyor bu film herkese. Din sence nedir; korku mu, sevgi mi? Bu filmde göreceğiniz bir sahnede iki kilisede, iki ayrı vaaz sırasında bu farklı iliklerinize kadar hissedebilirsiniz. Sizi öyle yakalıyor ki...

2005 yapımı bu filmi ciwciw.com’da altyazılı olarak bulabilirsiniz. Türkiye’de DVD kopyasını arasanız da bulabileceğinizi sanmıyorum.

Bir de fikir: Belki yakında bir Türk film yapımcısı çıkar ve izlemekten öte yaşadığımız ve hissettiklerimizden sadece biri olan Ahmet Yıldız'ın hikayesini de ibret olsun diye huzurlarımıza sunar. Gerçi biz anlıyoruz anlamasına da...


Fragmanı aşağıda :)




Benzer konular



20 Şubat 2011 Pazar

Tek yönümüz Tekyön

Ara ara gittiğim gay mekanlar hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Bu seferki durağımız İstanbul’un adından en çok konuşturan eşcinsel mekanı diye tabir edebileceğimiz Tekyön.

Birkaç defa mekan değiştiren ve son olarak Sıraselviler Caddesi’ndeki devasa mekana geçtiğimiz yıl taşınarak ilk gittiğinizde büyüklüğü ile sizi şaşkına çevirecek Tekyön’ün girişi de sizi havalandırabilir. Önce çok az bir aydınlatma ile karanlığa yakın bir loş koridorda aynalarda gördüğünüz kendiniz ile birlikte yürüyebilirsiniz. Adımlarınızı attıkça yükselen müziğin sesi ve sizi sahneye çıkıyormuş gibi yapan renk renk basamakları inerken sanki herkes sizi bekliyormuş edaları içine girebilirsiniz. Ama unutmayın, kimse sizi beklemiyordur.

Geçmiş zamanlara göre girişte göze çarpan bir farklılıktan bahsetmek istiyorum. Renkli basamaklara gelmeden önceki koridorun sonuna yeni bir eğlence mekanı açılmış ve gördüğüm kadarıyla eşcinsel özelliği yok. Bu sizi tedirgin edebilir ya da orada yeteri kadarı tatmin olmuş insanların “şakasına” gaybar ziyaret etme istekleri sizin bu yönünüzü bilmeyen ya da bilmemesi gereken insanlarla karşılaştırabilir. Gerçi aşağıda bahsedeceğim çoooookkk kalabalık olan gay güruhundan bu karşılaşmaların da olma olasılığı oldukça azalmakta ancak ben hatırlatmakta yarar görüyorum :) Bu arada Tekyön’e girişler ücretsizdir.

Merdiveni bitirdiğinizde büyük ve düzenli bir vestiyer (ceket başına standart 3 TL almaktalar) görüyorsunuz. Oradakilerin işi özellikle hafta sonu gecelerinde zor olmakla birlikte sürümden yapılan kazanç işletmecilerin giriş ücreti almayıp diğer mekanlara göre nasıl daha fazla karlı olabildiklerinin listelenirse uzayıp gidecek maddelerinden biri. Ama vestiyerin düzenli ve bana göre güvenilir olduğunu söyleyerek hakkını da vermek gerek.

Ayrıca bu mekana belli başlı birkaç kişi hariç (randevulu olduğunu söylemişlerdi daha önce) bayan ya da travesti-transseksüel müşteri kabul edilmemekte. Altını çizmek isterim.

Hadi şimdi içeri girelim…

Kapıyı açtığınızda müziğin sesi de, karşılaştığınız insan sayısı da birden tavan yapmakta. Benim buradan Tekyön işletmecilerine nacizane tavsiyem müziklerle ilgili acilen açılım yapılması gerekmekte. Çoğunluğu Kral TV’nin yayın akışı üzerinden hazırlanmış bir listenin sadece zeminlerdeki dum-tıslarını baskın hale getirmek eğlence algılayışımızı oldukça sorgulamakta. Aralarda hoş nüanslarla karşılaşabiliyorsunuz ancak geneli itibari ile “eller havaya” modunda ilerliyorsunuz. Siz pek yapmak istemeseniz bile yüzlerce kişiyle tek vücut olmanız sizi bu eller havaya etkinliğinden alıkoymayabilir; direnseniz de çok fazla zorlanacağınız kesin.


İçerdeki yüzlerce kişinin dans etmenin yanı sıra başka bir etkinliği daha bulunmakta: Yürümek. Tuvalete gidenler, bahçeye gidenler, yeni gelenler, artık gidenler, arkadaşını arayanlar, içinde bulunduğu çevreyi değiştirmek isteyenler… O koca mekanın içinde tıklım tıklım olmuşken yaşanan trafik sorunu İstanbul’unkine benzer. Hele ki ana hatlardan birinin kıyısında köşesinde kalmışsanız bedensel anlamda temas edeceğiniz insan sayısı hakkında yorumda bulunmak istemiyorum. Bütün bu nedenlerden dolayı hafta içi bir günde gitmek ya da hafta sonu bu duruma katlanırım diyorsanız en azından daha eski bir ayakkabı giymek faydalı olacaktır. Çok sevdiğiniz ayakkabılarınızın bu gecenin ardından büyük bir savaşın içinden çıkmış gibi görünmesi sizi üzebilir :)

Tekyön’ün en çok farklılık yaratan özelliklerinden biri müşteriler ve garsonlar arasındaki iletişimin güçlü olmasıdır. İlk gittiğimde beni fiziksel anlamda etkileyebilecek tek garsondan hizmet almam, daha sonraki gidişlerimde kendisinin yaklaşımı ve içeceğim içkinin özelliğinin nasıl olacağını bilmesi, kurduğu samimiyet bazı seferlerde bu mekana gitmeme ve kendimi rahat hissetmeme neden olmuştur. Doğum günümde tek başıma gittiğimde koca gecede doğum günümü kutlayan tek kişi de kendisi olmuştur. O ayrıldığında onun kadar çekici :) olmasa da yakınlığı ve sıcak kanlılığı ile bir başkası aynı bağı devam ettirmiştir. Gördüğüm kadarıyla birçok müşteri de bu biçimde bu mekanı tercih etmekte. Son dönemde servis elemanlarının sahne alması, şovlar sergilemeleri de ziyaretçiler açısından yakın bir arkadaşı sahnede izlemenin keyfini yaşatabilmekte. Şovların kalitesi elbette tartışılır :)

İçkilerinizin kalitesi de garsonlarla olan samimiyetinizle alakalıdır. Votka oranı düşük bir bardağı yudumlayıp şaka yollu tepki koyduğunuzda bile hemen bununla ilgili düzeltmeyi yapmak istemeleri, o kalabalığın içinde bu çabayı sergilemeleri bile sizi memnun etmek için yeterli olabilir. İçki fiyatları da diğer mekanlara göre bir parça yüksek burada, çünkü daha önce söylediğim gibi giriş ücreti yerine bu tip oynamalarla karlılığı sürümden arttırmak mümkün olabilmekte. :)

Sigara yasağının ardından sigara içmek isteyenlerin yanı sıra içerinin kasvetinden bunalıp nefes almak isteyenler için varlığını içerideki kadar kalabalık ziyaretçileriyle devam ettiren bahçede sıra. Kışın yerleştirilen ısıtıcılar sayesinde kalabalığını koruyan bahçesi dış dünyadan yalıtılmış bir durumda. Kendinizi yine rahat hissedebilirsiniz.


Lavaboları aşırı bir titizliğe sahip değil ki zaten olsa bile o kalabalıkta o şekilde kalması pek mümkün değil. Ancak rahatsız edici bir görüntü ya da koku ile de karşılaşmıyorsunuz genelde. İçerideki kadar lavabodaki trafiğin de hızlı olması ve aynı zamanda tuvalet kabinlerine çift olarak girmek isteyenlere hemen müdahale edilmesi ile bazı sıkıntılar aşılmış gibi. Tuvalet çıkışında sizi bekleyen, peçete uzatıp kolonya teklif eden emekçiye birkaç bozuk para vermeyi ihmal etmeyin.

Kısaca yönetim biçiminin işletmeye yansıtılışı ile diğer barlardan farklılık gösteren, hedef kitlesi açısından her kesimi içinde barındıran ancak geneli itibariyle biraz daha alt eğitim kültür seviyesine hitap eden (alt derken aşağılama anlamında değil), zaman zaman basında sıklıkla gördüğümüz bir mekan Tekyön. Bir gece eğlencenizde gideceğiniz ikinci bir durak olabilir ya da bütün bir gecenizi nadir de olsa burada geçirebilirsiniz. Ama ilk paragraflarıma atıfta bulunmak isterim: Renk renk basamakları inerken sanki herkes sizi bekliyormuş edaları içine girebilirsiniz. Ama unutmayın; kimse sizi beklemiyordur.


Benzer konular:

11 Şubat 2011 Cuma

you=me


Geçtiğimiz yıl gay olduğunu gurur duyarak ilan eden ve özellikle gay hayranları üzerinde bu açıklamasıyla daha da hayranlık uyandıran Ricky Martin yepyeni bir kliple karşımıza çıktı geçenlerde: The Best Thing About Me Is You. Bu uzun ismi hafızalarında zor tutanlar için kısaca “you=me”; yani sen ve ben eşitiz.

Bu iki kelime ve bir işaretten yola çıkarak bile ne söylemek istediği oldukça basit. Çektiği kliple de anlamı bütünleştirmiş kendisi. Herkesin ağzında sakız olan ama en basit bir sokak kavgasına bile müdahil olamayan insan güruhunun bildiği üzere, dil, din, ırk, cinsiyet ya da bizim için özel anlamıyla cinsel yönelim ayrımı olmadan herkes eşittir; eşit haklara sahiptir.

Daha önce “Eşcinsellik bir moda mı?” yazımızda da açıklamaya çalıştığım üzere özellikle bu bir tercih değildir, yönelim olarak ifade edilebilir. Ayrıca bu kişinin sadece yatak odası ile ilgilidir, nasıl ki çevrenizdeki heteroseksuel çiftlerin yatak odaları ile ilgili bazı şeyleri bilmiyorsanız ve merak etseniz dahi bunu dile getirmiyorsanız; bunun da sizler ya da diğer üçüncü kişiler açısından bilinmesi-merak edilmesi ya da müdahale edilmesi ayıptır, günahtır, saçmadır.

Aşağıda Ricky’nin klibini bilmeyenler ya da tekrar izlemek isteyenler için videosuna yer verdim. Göğüs üzerindeki “=” dövmeleri çok hoşuma gitti.


7 Şubat 2011 Pazartesi

İstanbul'da bir gay-kafe: Frappe

NOT: Mekan kapanmıştır. Artık hizmet vermemektedir.

Taksim Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne girip biraz yürüdüğünüzde sağ tarafta kalan Ak Sanat’ın yanındaki sokaktan (Zambak Sokak) girip sokağın diğer başına ulaştığınızda küçük bir gökkuşağı bayrağının altında Frappe ile karşılaşırsınız. Bu bayrakla siz eşcinsel kimliğinizden dolayı yargılanmadığınızı anlarsınız.

Küçük bir mekanı güzelleştirmek ve sıcak bir ortamın içinde kendi halinizde kalabilmek için tasarlanmış bir mekan. Daha önce bildiğiniz gibi Sixtiees için bir yorumda bulunmuştum. Gelin birlikte, bu akşam ziyaret ettiğim Frappe için bazı nüansları paylaşalım.

Kapının önünde yer alan 2-3 masası ve içeriye girdiğinizde karşılaştığınız 3-5 masası ile küçük bir mekan burası. Özellikle hafta sonu akşamları gittiğinizde yer bulabilmeniz biraz zor olabilir. Cumartesi geceleri bar konseptine bürünse de (ve ben bu özelliğini henüz bilmiyorsam da) bir kafe olarak küçük olduğu kadar güzel de bir ortama sahip.

Arkadaşlarınızda gidip çoğunlukla fonda yer alan chill-out / jazz müziği eşliğinde fiyatları makul olan içeceklerinizden içebilir, dilerseniz (henüz tatmadım ama) yemeklerinden yiyebilir ve özellikle şu soğuk kış günlerinde İstiklal Caddesi’nin kalabalığından sıyrılıp soluklanabilmek için uğrayabilirsiniz. Müziğin genellikle fonda kalması ama ortamı sessiz bırakmayacak seviyesinin korunması sohbetinize engel olmayacaktır. Aynı zamanda ağırlıklı chill / jazz olması da ortamın tasviri açısından bir nebze de olsa da sizlere fikir verecektir.  

İçeri girdiğinizde sahibinin güler yüzü ve sıcak bir “hoş geldiniz” mesajı sizi çekincelerinizden çekip alacaktır. Adının “Paşa” olduğunu öğrendiğimiz köpeği ortalıkta hoppidi huppidi gezerken onu sevmemeniz zor olacaktır.  Girdiğinizde Zeki Müren’le karşılaşınca şaşırabilirsiniz, iki masa arasındaki ayakkabıları da dikkatinizi çekecektir. Bunun yanı sıra diğer mekan düzenlemesi ve duvarda yer alan ögeler, kırmızı tonların güzelliğinin aşağıya doğru yürüdükçe tuvalete değil de bir sahneye çıkacakmışsınız havasında loş etkisi ve lavaboların temizliği de ilgi çekici özelliklerinden. Servis elemanları oldukça kibar ve hizmet kalitesi bakımından mekan sahibinin benimsediği özen onlara da yansımış durumda.

Mekanla ilgili daha ayrıntılı bilgi için www.frappeistanbul.com web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Daha çok fotoğraf için facebook.com üzerindeki bağlantıları gezebilirsiniz.

4 Şubat 2011 Cuma

Ahlak zabıtası şefi: Hıncal Ağabey!


Defne'nin ölümüne bayağı üzüldüm. Bazı sorgulamalarım da (ölüm üzerine) oldu. Sonra buralarda gezinirken bir arkadaşımın paylaştığı yazıyı okudum ve irkildim. Saygı da duydum tabi ve sonra yorum yapıp kendi görüşümü açıklama ihtiyacı hissettim. Bu yorumu Hıncal Uluç’a da mail olarak gönderdim, burada da paylaşıyorum.

Öncelikle Defne zaten Kral TV ile hayatımıza girmiş ve yoğun olarak insanların çabucak tükettiği argümanlar üreten televizyonla hayatımızda yer almış bir kişi. Bildiğimiz kocaman bir popüler kültür ürünü işte. VJ’lik, sunuculuk ve son olarak Yok Böyle Dans’ta sergilediği davranış biçimi ile hayran kitlesi toplamış birisi. O yarışmada da dansından çok o enerjik ve espritüel kişiliği ile yarışmanın son haftalarına kadar gelmiş bir isim.

Onu bu kadar uzun zaman var eden de gösterdiği bu enerjik kişilik, espritüel yapıdır. Dolayısıyla da o bu hali ile benim ve birçoğunun ilk gençlik yıllarından geçtiğimiz haftaya ve belki de daha sonraki zamanlara kadar ‘rol model’imiz olmuştur. Kimse bugüne kadar onun özel hayatını görmemiştir, duymamıştır. En fazla evliliği ve bebeği küçük haberler olarak karşımıza çıkmıştır. Görüyoruz ki Hıncal Uluç da yazısında evliliğinde bir sorun varsa bile ben haberini görmedim diye eklemeler yapmayı unutmamış. Lütfetmiş.


Madem bazı ahlaki sorgulamalar yapıyoruz öncelikle olayın evinde yaşandığı kişi üzerinden devam edelim: O kişi nasıl bir kişidir ki Hıncal Uluç’un yazısında bahsi geçen olayla ilgili, ölmüş bir insanın ve bir annenin hakkında “duygusal yakınlaşma”lardan bahsedebilmiş şaşırdım. Hani ‘rol model’lik ve üzerine ahlaktan konuşmuştuk ya; aynı ahlaki değeri evinde can vermiş biri için konuşurken özen göstererek -varsa bile hiçe sayan açıklamalarla karşımıza çıksın- görmek isterdik. Gerekli değildi. Yazık! Zaten karşı çıkılan ‘rol model’ sorgulamasında ilgili kişinin bu açıklamaları “sorun” olarak gösteriliyor. Birçoğunun karşı çıktığı bir olgu olabilir, ben de belki tasvip etmiyorum ama (bu konumuz değil) bu Defne’nin ve konumuzun diğer kahramanlarının sorunudur ve onları bağlar. Hıncal Uluç’u ya da bizi değil.

Herkes düşüncesini açıklamakta serbest elbette. Ama kalkıp kimse kimsenin ahlak bekçiliğini yapmasın, sorgulamasın mümkünse. Herkes kendi çöplüğünü temizlerse ortada sorgulanacak sorun da kalmaz. Çocuklarından korkan aileler de oturup TV ile ilgilenip milletin modern dedikodularını paylaşacaklarına, çocuklarıyla ilgileniversinler bir zahmet. En azından Defne gibi “ahlaksız”lardan korumuş olurlar. Biraz düşünce yahu, biraz insaf.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...