30 Ekim 2011 Pazar

Bir homohobi kitabı: Söylenmeyen


Twitter’ın  @homohobi’si bir gün oturup her şeyi yazmak istemiş. Kendi ağzıyla özetlemek gerekirse; “…bu hikaye ve denemeler silsilesi, 2000’li yıllarda İstanbul denen metropolit mega köyde yaşayan birinin samimiyetle yazdıkları…”nı göreceğiniz Söylenmeyen’i aldım, okudum ve burada sizinle paylaşmak istedim.

Söylenmeyen’i salt bir kitap olarak, beni de eleştirel bakış açısında sahip basit bir okuyucu olarak düşünürsek eğer, kitapta çok ağır bir dil olmadığını, kolay anlaşılır olduğunu, edebiyat üzerine çok da fazla etkileyici olmadığını baştan söylemek yerinde olacaktır. İçeriği açısından da özellikle İstanbul’da kendini “gay” olarak kabullenmiş bir kişiyi tutup biraz sohbet ettiğinizde de genel olarak benzer hikayeler duyacaksınız.

Ama kitabın çok çok özel olduğu birkaç can alıcı noktası bulunmakta bana göre:

Murat Renay’ın kullanmış olduğu dil o kadar basit ve o kadar akıcı ki kendinizi kendisiyle sohbet ettiğiniz hissine kapılabilirsiniz. Bu da kitabı okuyanların bir eşcinselin hikayesini belki bir kafe-ev ortamında dinlemelerine denk düşer benim açımdan. Özellikle gay’liği konusunda sıkıntı ve çelişkiler içinde dolanıp duranların ya da -bir homofobikten beklemiyorum ama- yaşadığı olaylar gereği eşcinsellik üzerine biraz bilgi sahibi olmak isteyenlerin bizleri daha iyi anlamalarına neden olacak bir kaynak :) Kaynak çünkü didaktik ögeleri arasında hepiniz için bir çok öğüt barındırıyor.

Kitapta da göreceğiniz üzere ülkemizde birçok eşcinsel kendini keşfettiği dönemlerde öğretilenlerle yaşadıkları arasında sıkışıp kalmakta ve hayat oldukça çekilmez bir hal almaktadır. Umarım özellikle bu durumda olan eşcinsellerin eline bir şekilde bu kitap geçer ve bu niteliklerini fark ettikleri aşama çok daha kolay bir süreç olarak yaşanır.

Son olarak ikinci kitabı “Ben Sizin Bildiğiniz Erkeklerden Değilim”i yayınlamaya hazırlanan Murat Renay’a hem cesaretinden hem de samimiyetinden dolayı teşekkür ediyoruz. Ben ve bu kitabı okuyan ve belki de fikri değişen bir kişi adına :) GOA Yayınları’na da teşekkürü borç biliriz.

Kitabın Hürriyet’te yer alan haberi için şuraya bakabilirsiniz.

Sürç-i lisan ettiysek affola!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Nefret etme, insan ol!

Bu sabah Radikal gazetesinde Baskın Oran’ın yazmış olduğu bir yazıyı okudum. “Nefret ikizleri: Suç ve söylem” başlığının hemen altında şöyle yazılmış (Yazının tamamı burada):

Nefret suçu iki unsurdan oluşur: Ceza hukukuna göre işlenmiş bir suç olacak ve fail, bunu önyargı nedeniyle işleyecek. Takside dövülen Ermeni kadının başına gelen tam da buydu

O Ermeni kadının yaşadıkları sadece bir örnek. Şehitlerimizin acısı üzerinden faşist söylemler türetip halkın duyguları arasına nefret tohumları yaratanlar şimdi Van depremi sonrası insanların sosyal medyada “etme bulma dünyası” söylemleri karşısında buzlaşmış duyguları ile yaptıklarının farkında mıdırlar bilemiyorum. Nefret söylemleri Kürtler için de çoğalmış durumda.

Sizlerin pek haberi olmasa da bu ülkede ve hatta dünyanın birçok yerinde hor görülen-dışlanan-hakarete uğrayan-dövülen ve hatta öldürülen bir alt kimlik daha bulunmakta: Eşcinseller…

Bu ülke daha kaç kere bölünecek? Türk-Kürt ayrımı / Alevisi-Sünnisi / AKP’lisi-CHP’lisi, alt başlıkta laiki-dindarı / heterosu-homoseksüeli… Fenerbahçelisi-Galatasaraylısı… Sürekli bir ötekileştirme ve kendinden olmayanı aşağılama savaşlarınız sık sık birçok insanın canına mal olmakta, farkında mısınız?

Mevlana'nın yurdundan insanların onu sadece sohbet konusu yapmaları, dünya örnek alırken kendi ülkesindekilerin yaşamlarına Mevlana'yı dahil etmemeleri de düşündürücü değil mi?

İslam dini de diğer bütün dinler gibi hoşgörüyü emreder. Atatürk hiç kimseyi ayırmaz, Türk milleti derken Anadolu’nun köşe-bucak nerede olursa olsun yaşayan bütün vatandaşlarını kasteder. Spor bir araya getirir, sizi savaşa davet etmez. Ve cinsel yönelimler sadece yatak odası-mahremiyet ile ilgilidir. O odanın dışında kalanları ilgilendirmez.

Hoşgörü erdemi hep sizinle olsun!

16 Ekim 2011 Pazar

kim?


İstanbul… Şimdi yağmurlu ve herkes İstanbul’un ağladığını düşünüyor. Belki de duş alıp kirlerinden kurtulmaya çalışıyordur demek kimsenin aklına gelmiyor.  Ne değişecekse artık?

İstiklal! İstanbul’un kalbi her zamanki gibi o uyusa da atmaya devam ediyor. Yağmurun altında insanlar alkolün etkisiyle şarkılarla, dik duramayan bünyelerle zombi gibi ilerliyorlar… Ben filmimizin iyi adamı olarak aralarından sızıyorum. Melankolik, alkolik, vazgeçilmiş bir bünye ile adım adım onlardan kurtuluyorum. Ne aradığımı bilmiyorum…

Taksici… Sempatik, biraz peltek… Dert dinleyicisi… Gecenin kahramanı. Ben biraz alkolün biraz da ötekilerin içinde ötekileşmenin verdiği “değer”le rahatça konuşuyorum. Taksi ilerliyor ve benim cümlelerim Taksim’den Bostancı’ya arkamda sıralanıyor. Göremeseniz de arkamda iz bırakıyorum. Kaybolmaya yüz tutmuş biçimde…

Şemsiye… Beni koruduğunu sanıyordum. “You can stay under my umbrella” nidalarıyla yağmur altında yürümenin keyfini yaşıyordum. :) İronik! Takside unuttuğumu çok sonraları fark ediyorum. Ben sadece kendimi değil, dip dibe yürüdüğüm kişiyi de koruyabilmek için şemsiyemden vazgeçmiyorken, şimdi tamamen korunaksız kalıyorum. Hep dedikleri gibi: “Hayatta bu zaten, ironilerden ibaret!”

Ben! Gene avuç içinden toz olup gitmiş hayaller, baş ağrısı, akan bir burun ile yatağıma göçüyorum. Her şeye rağmen o beni sarıp sarmalamak konusunda tereddüt yaşamıyor.

7 Ekim 2011 Cuma

I Love You Philip Morris

Jim Carrey bir ton filmde karşımıza çıkmış, zaman zaman düşündürücü rolleri başarı ile canlandırsa da çoğu zaman bizi güldürmeye yönelmiş, başarılı bir aktör. Böylesine ünlü birini zorlayıcı bir rol olan “gay” rolünde görmek oldukça dikkat çekici esasında. Ünlü bir aktör bir eşcinseli canlandırdığı zaman da bize haliyle geç de olsa izlemek düşüyor ve izliyoruz.

Pazarlama teknikleri arasında çoğu zaman kullanılan bir yöntem vardır. İş kötü de olsa ünlü birini referans göster, olsun bitsin. İnsanlar onu takip eder. Kısacası filmi izlediğimde içimde oluşan his bu şekildeydi. Eşcinselliğe yaklaşım ve evli-çocuklu bir adamın eşcinselliğini keşfedişi, yaşayışı ve aşkı bu derece basite indirgemek, üzerine ünlü birine bu rolü verip dikkatleri çekmek ne kadar başarılı olabilir, daha doğrusu hangi konuda başarılı olabilir düşündürücü.

O adamın (Jim Carrey) eşcinselliğini keşfedici çok basitti. Yıllar yılı bunu kendi içinde saklamış, kendi içinde çelişkiler yaşamış bir insanın duygularını ve ruhaniyetini yansıtmak çok zor olmazdı. Dahası o adamın aşkları, aşklarını yaşayışı ve aşkları için yaptıkları da çok değişik psikolojik halleri içeren durumlardır. Hepsinin ötesinde seçilen başrol oyuncusu Jim Carrey de bu halleri oldukça başarılı biçimde seyirciye aktarabilecek bir aktörken konunun bu derece yüzeysel yansıtılması benim film hakkında iyi bir şeyler yazmama engel.

Sonuç itibariyle senaristin ve dahası yönetmenin elinde bayağı kaliteli malzeme olmasına rağmen ortaya çıkardığı iş günü kurtarmak üzere yapılandırılmış, benim tabirimle “vakit geçirmelik” bir çerez film olmuş. Film fragmanını aşağıda izleyebilirsiniz.

Dipnot: Filmin gerçek yaşamdan bir alıntı olduğuna dair internette söylentiler de var.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bir Korku Klasiği (1)




Sanki her şey bir rüya gibiydi. Şimdi hatırladıkça gülüyorum. Ama insan başına gelmeden bu tip şeyler hakkında konuşmak bile istemiyor. Erteledikçe erteliyor bu yüzleşmeyi ve sonrasında pişmanlıklar içinde o kapıdan dışarı çıkıyor.

O gün gelmeden önce İstanbul hep kapkara bulutlarla kaplıydı. Ara ara yağan yağmurlardan bir tanesine çok kötü yakalanmış ve iş yerine vardığımda sırılsıklam olmuştum. Evet, not edilmesi gereken gerçeklerden biri de geçen yıl yoğun karla karışık yağmurda dayanamayıp emekliliğini isteyen şemsiyemin yerine yeni bir tane edinmem gerektiğiydi. Yurdum insanı gibi ben de bazı şeylere bire bir ihtiyacım olmadıkça aklımın bir köşesine dahi getirmiyordum ihtiyaçlarımı. Bu da onlardan bir tanesi işte…

Sonra o gün geldi çattı. Hava önceki günlerin aksine pırıl pırıldı ama bu kez benim içimde bazı şeyler yağmak istiyordu. Ben ileriye doğru attığım her adımda sağdan soldan çığlık atan insanlar etrafımdan beni görmeden ama beni ürküterek geçiyorlardı. Bazıları ağır hurda araçları ile birlikte üzerime üzerime geliyordu. Önlerini görmeden ama her seferinde beni hedef almış da ezip geçmek istercesine…

Geri adım atamadım. Doğruca bu yapılması gereken, hatta gecikmiş buluşmayı yapmam gerekiyordu. Gittikçe yaklaştım ve koca bir bina ile karşı karşıya geldim. Ağzını açmıştı ve beni yutmak istiyordu. Bundan çekinmedim ve kendim, adeta koşarak o koca ağızdan içeri girdim. İçeride benim gibi bir sürü insan vardı, yüzlerindeki o kaybetmişlik ve acı içeren ifade ile birden irkildim. Sağ tarafa baktım, yok; sol tarafa baktım, yine yok! Kaybetmişlerden bir tanesine soran gözlerle baktım, bu kez kazanmalıydım ve bana bildiği bir şeyi göstermesini ifade ettim; bana merdivenlerden aşağı inmem gerektiğini söyledi.

Evet, bu kez hiç kimse kaybetmeyecekti. Çünkü onlardan biri olan ben, bu savaşı kazanacak ve benim gibi herkesin zaferini ilan edecektim. Koşarak indim. Bir bardak su içtim. Beni beklettiler, sonra da bir koltuğa uzanmamı istediler. Uzandım.

Kocaman tek gözü olan bir canavar tepeme dikildi. Yanında iki tane yardakçısı vardı. O talimat verdi ve diğerleri yaptılar. Ben nefes nefese ama sesimi çıkaramayacak biçimde öylece kaldım. Yoksa ben de mi kaybedecektim? Niye izin verdim sanki bu şekilde dövüşmeden buraya oturmaya… Hiç direnmemiştim ve şimdi çekip gitmek istiyordum. Ben nasıl o koca canavarın ağzından içeriye girdiysem, şimdi onlar ellerinde aletler, benim ağzıma bir şeyler yapıyorlardı. Yoksa beni de kendi taraflarına mı çekeceklerdi? Bilmiyordum. Ve sonra tükürdüm. Ağzımdan kan akıyordu.

Doğruldum ve etrafıma bakındım. Kocaman tek gözlü canavar yoktu, gitmişti. Yardakçıları sakin, bana gidebileceğimi söylediler. Ben de sakin, gitmek istedim. Ama tekrar gelecektim.

Ve nihayet uzun zamandır ertelediğim ama artık diş fırçalarken lavaboda karşılaştığım “vampir” benzetmesinden ötürü kendimle olan savaşımı sona erdirip geçen hafta diş doktorundan randevu aldım ve bugün gittim. Ne mi oldu? Şaşkınlık!

Bir yerden başlamak lazım tabi!

Bir de tavsiye: İlkokuldan bu yana öğrettikleri gibi lütfen dişlerini fırçalamayı, ağız gargarası ve diş ipi kullanmayı, 6 ayda bir de diş doktorunuzu ziyaret etmeyi siz siz olun ihmal etmeyin.

2 Ekim 2011 Pazar

Karanlıktan Önce


Bu kez bir film yorumu için basitçe alıntı yapmak kolay geliyor :)

2000 yılının en çok öne çıkan filmlerinden Karanlıktan Önce / Before Night Falls nihayet ülkemize de gelmiş bulunuyor. Filme konu olan Kübalı şair ve romancı Reinaldo Arenas'ın hayatı hakkında detaylı bilgi için bakınız yan sayfa. Burada, devrim uğruna savaşıp devrim gerçekleştikten sonra homoseksüel olduğu için sekiz sene hapis yattığını ve sonra da diğer 'istenmeyen'lerle birlikte ABD'ye sürüldüğünü, AIDS'e yakalandığını ve 1990'da intihar ettiğini söylemekle yetinelim. Zaten Karanlıktan Önce de, sıradan bir 'hayat hikâyesi filmi' değil. Hollywood usulü kronolojik olay dökümü yapan, konu ettiği kişiye en kolaydaki etiketi yapıştıran biyografi filmlerinden ayrılıyor.

Sinemaya bir başka biyografik çalışmayla, Basquait'yle (1996) atılan New Yorklu ressam Julian Schnabel'in filmi, didaktizmden uzak. Kimi kısımlarını hikâye anlatımı açısından flu bulabilirsiniz ancak filmin, bunun karşılığında lirik ve tutkulu bir tonu var. Karanlıktan Önce, Arenas'ın (Javier Bardem) hayal gücüne dalıyor; onun doğaya yakınlığını ve seks / romantizm takıntısını ortaya koyan sahnelerle, sanatının kaynaklarına iniyor. Politik anlamda fikir beyanatına ise pek girişmiyor. Filmin görselliği, çocukluk ve gençlik yılları ile devrimcilik, hapis ve New York dönemleri arasında dolanırken ustaca çeşitleniyor. Bu arada seyirciye de 'ressam - yönetmen' avantajını hissettiriyor. Schnabel bu kez, duygusal anlamda Basquait'ye göre çok daha geniş içerikli bir filmle karşımızda.

Öncesinde Jamon, jamon gibi İspanyol yapımlarıyla adını duyuran Javier Bardem'e uluslararası ve son derece de haklı bir şöhreti getiren filmde, Johnny Depp çifte rolde. Bu rollerden biri, Arenas'ın kitap kopyasını 'rektum'unda Amerika'ya kaçıran travesti, diğeri ise, hapiste ona zorla ifade imzalatmaya çalışan gardiyan... Karanlıktan Önce, Venedik'te Jüri Özel Ödülü'nü kazanmıştı. Bardem ise buradaki rolüyle hem Oscar'a hem de Altın Küre'ye aday oldu.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Ben şimdi susuyorum…


İşe gitmeden geçen bir gün… Tek kişilik yatağında tek başına kalmış, battaniyesine dolanmış soğuktan korunmaya çalışan, bunu bile beceremeyip hastalığını günlerdir atlatamayan bir insan olarak huzurlarınızdayım… Bir arkadaşın söylediğini düşünüyorum bu soğuk duvarlar ardında: “Çok keyifli ve eğlenceli görünen insanların en yalnız ve kendi içlerinde büyük acılar barındıran insanlar oldukları söylenir.”

Öyle miydi gerçekten? Bilmiyorum. Karanlık odanın içinde acılı ya da enfes tatlı ruhumla birlikte bedenimi doğrultuyorum. Kendime bakıyorum bir ton etiket yapıştırılmış bedenimden utanıyorum.

Oğul… İki cahil kişinin köyde yetiştirdiği, o köyden kaçmakla benliğini bulacağını zanneden ama o günden bugüne hala kendini bulamamış bir oğul… Biraz daha büyüdüğünde sevişme sahnelerini izlerken gözünü erkekten alamamış ama bundan utanmış dört dağın arasındaki sonradan kasaba olma köyün örnek gösterilen “okumuş” evladı. İlkokuldu, liseydi, üniversiteydi, askerlikti derken adından övgüyle bahsedilen, iyi-kötü iş bulmuş, şehirde yaşayan ama hala evlenmeyen kocaman bir soru işaretini yaşatan çocuk. Ne zaman evleneceksin?

Bu soruya içimden “erkek erkeğe evlilik henüz yasal değil!” diye haykırmayı geçirsem de bazen sessiz kalmayı, bazen “kısmet” diye geçiştirmeyi ve bazen de ters yanıtlar vermeyi kafi buluyorum. Ve karşınızda sizi oğlunuz olarak durmaktan, yalan söylemekten ve kendimi içime hapsetmekten nefret ediyorum.

“Oğul” etiketimi üzerimden söküp atıyorum.

Arkadaş… Bu konuda ne kadar başarılıyım bilmiyorum. Daha bugün duyduğum “ Etrafındaki insanlar neden birer birer azalıyor farkında mısın?” lafına aldırmadan edemiyorum. Etrafımda neden bu kadar çok insan var bunu da bilmiyorum. Sahi neden? Çok mu iyiyim, çok mu düşünceliyim, çok mu eğlenceliyim? Çok, çok, çok! Madem o kadar çok neden şimdi yoksunuz?

Yoksunuz… Aslında çoksunuz ama… Şebnem Ferah’ın Can Kırıkları’nı dinlemeyi tercih ediyorum. Omzuma konulmuş “arkadaş” etiketinden kurtuluyorum.

Komik… Evet, Huysuz Virjin herkese komik geliyor değil mi? Hele onun kadar olmasa da en umulmadık zamanlarda en umulmadık esprileri aranızda hiçbirinizin yapmayacağı şekilde söze döken birinin bulunması ne trajik. Huysuz Virjin’i ağlarken ve gözyaşlarının görülmesinden korkup kaçarken de izlediniz. Ama ben bu soğuk odanın kapısı kapanıncaya kadar hep içimde tutmaya çalıştım bugüne kadar. Zorlandım… Kaçtım ve şimdi bu “komik” etiketimi alıp yıtıp attım. Farkına bile varılmayacak!

“Orospu”… Kimler geldi, kimler geçti şarkısı gibi bu bedenin tadına bakanların mazideki yeri. Bazılarını öğrendiniz, bazıları sonradan ortaya çıktı ve bazıları hakkında benim bile hafızamda izi kalmayacak kadar gizli kapaklı yapıldı. Erotik ürünler mağazalarında satılan şişme bebekler gibi elden ele, kucaktan kucağa dolaşmaya ben de izin verdim sizin zorlamalarınız kadar. Bedenimden öte ruhum eskidi ve içi şimdilerde bulutların arasından güneşi görmeyi ve rengarenk çiçekler açmayı ümit ediyor. Artık unutulması gereken bir umuttan söz etmiyorum ve “orospu” etiketimi doğrudan çöpe atıyorum.

Evet, boğazımda gördüğüm etiketin üzerinde “bağımlı” yazıyor. Bir sigara yakıyorum ve sigara bağımlılığımdan dem vuruyorum. Bırakmayı düşündüğüm zamanlarda bir sigara daha yakıp dumanını üflüyorum. Sonra bilgisayarın başına geçip saatlerce oyalanabiliyorum. İnternete karşı da bir bağımlılığım var elbette. “orospu” etiketimden arda kalan “sex bağımlılığım”, sonrasında insanlar, eşyalar ve bir ton alışkanlıklarım… Güç bulamıyor ve kendi yarattığım putlarıma karşı başımı eğip uyum sağlıyorum. Savaşan ruh bu odada kendine zincirler vuruyor, savaşmak istese de vazgeçip kaçıp gitmeyi deniyor. “Bağımlı” etiketimden küçük bir kayık yapıyor ve karanlık odada hayallerimle yarattığım su birikintisine salıyorum.

Çocukluğumdan beri susmamı ve dinlememi isteyen, sadece sorduklarında kendi taleplerine uygun yanıtlar için söz veren öğretmenlerime sesleniyorum. Ben şimdi susuyorum… “Aferin”, “cumhuriyetçi”, “ibne”, “çalışkan”, “bencil”, “Müslüman”, “alkolik”, “sınırsız”, bütün etiketlerimden kurtuluyorum.

Çırılçıplak kalıyorum… Ağlıyorum ve çığlıklarımı yine hayal dünyamda yarattığım insanlara haykırıyorum. Beni dinliyorlar…

Bir mektup


Sevgili arkadaşım,

Bu siteden haberin bile yok ama aynı dört duvar arasında aynı havayı solumamıza rağmen uzun yılların ardından şimdilerde iki düşman gibiyiz. Peki, ne oldu?

Ne olduğundan öte bu blogtan haberin bile olmamasına rağmen düşündüklerimi buraya yazmak istedim. Her zaman hislerimi en rahat biçimde yazıya dökebildiğimi az< çok bilirsin sanırım ve şimdi de kendimi ruhani anlamda en çöküntülü hissettiğim anlarda yazıya sarılıyorum.

Biliyorum, o kurulan son cümlelerde gördüğümüz üzere ve ta en başından belli olan bir şey hakkında benim de fikirlerim var: Biz tamamen farklıyız. Senin tabirinle ben kıpır kıpır, eğlenceli bir insanken sense tam tersi sade bir yaşantı içindesin. Biliyorum.  En basit şekliyle inansak da inanmasak da –ki bizim az ya da çok belli bir inanmışlığımız var- zodyakın tam karşı karşıya duran burçlarına sahibiz.

Arkadaşım,

Bütün bunlara rağmen aramızdaki ilişki azımsanacak derecede değil. İnsanoğlu bu, her zaman hata yapabilir. Yapıyoruz da. Ama onca yılın hatrına, olabilecek birçok konuya rağmen aradaki iletişimin samimiyeti önem taşır. Öyledir ki çoğu arkadaş bu iletişim sayesinde birbirini dinlemeyi, anlamayı ve o hatalardan kaynaklı sorunları aşmayı başarmış ve o sıcak hikaye yıllar yılı sürüp gitmiştir.

Konuşamıyoruz. Çünkü sen konuşmayı reddediyorsun. Daha önceki konuşmalar olmasına rağmen olaylara verilen tepkiler daha da soğuklaşıyor. Sarılmak nerde kaldı, “biraz dur” demek nerede kaldı? Susmak hiçbir şeye çözüm değil ama maalesef sadece mail atabiliyorsun. Konuşma önerilerime aldığım tepkiler de bundan ibaret.

İşte asıl beni yaralayan nokta bu. O sıcak arkadaş samimiyetinden vazgeçtim ama ortada incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan oluşan sorunlarda bile konuşamamak bizi it dalaşından başka bir noktaya götürmedi. Bunu kendim görüyorum. Artık bu ev batmaya başlayacaktır, hem sana hem de bana…

Böyle olmasını istemezdim ama ben elimden geleni yaptığımı düşünmeye başladım. “Facebook üzerinden silinen arkadaşlıklar gerçekten silinir mi?” sorusunun yanıtı da benim için “evet” oldu artık. Saçama belki ama doğru.

Umarım hayat sana en güzel şeyleri verir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...