3 Ekim 2011 Pazartesi

Bir Korku Klasiği (1)




Sanki her şey bir rüya gibiydi. Şimdi hatırladıkça gülüyorum. Ama insan başına gelmeden bu tip şeyler hakkında konuşmak bile istemiyor. Erteledikçe erteliyor bu yüzleşmeyi ve sonrasında pişmanlıklar içinde o kapıdan dışarı çıkıyor.

O gün gelmeden önce İstanbul hep kapkara bulutlarla kaplıydı. Ara ara yağan yağmurlardan bir tanesine çok kötü yakalanmış ve iş yerine vardığımda sırılsıklam olmuştum. Evet, not edilmesi gereken gerçeklerden biri de geçen yıl yoğun karla karışık yağmurda dayanamayıp emekliliğini isteyen şemsiyemin yerine yeni bir tane edinmem gerektiğiydi. Yurdum insanı gibi ben de bazı şeylere bire bir ihtiyacım olmadıkça aklımın bir köşesine dahi getirmiyordum ihtiyaçlarımı. Bu da onlardan bir tanesi işte…

Sonra o gün geldi çattı. Hava önceki günlerin aksine pırıl pırıldı ama bu kez benim içimde bazı şeyler yağmak istiyordu. Ben ileriye doğru attığım her adımda sağdan soldan çığlık atan insanlar etrafımdan beni görmeden ama beni ürküterek geçiyorlardı. Bazıları ağır hurda araçları ile birlikte üzerime üzerime geliyordu. Önlerini görmeden ama her seferinde beni hedef almış da ezip geçmek istercesine…

Geri adım atamadım. Doğruca bu yapılması gereken, hatta gecikmiş buluşmayı yapmam gerekiyordu. Gittikçe yaklaştım ve koca bir bina ile karşı karşıya geldim. Ağzını açmıştı ve beni yutmak istiyordu. Bundan çekinmedim ve kendim, adeta koşarak o koca ağızdan içeri girdim. İçeride benim gibi bir sürü insan vardı, yüzlerindeki o kaybetmişlik ve acı içeren ifade ile birden irkildim. Sağ tarafa baktım, yok; sol tarafa baktım, yine yok! Kaybetmişlerden bir tanesine soran gözlerle baktım, bu kez kazanmalıydım ve bana bildiği bir şeyi göstermesini ifade ettim; bana merdivenlerden aşağı inmem gerektiğini söyledi.

Evet, bu kez hiç kimse kaybetmeyecekti. Çünkü onlardan biri olan ben, bu savaşı kazanacak ve benim gibi herkesin zaferini ilan edecektim. Koşarak indim. Bir bardak su içtim. Beni beklettiler, sonra da bir koltuğa uzanmamı istediler. Uzandım.

Kocaman tek gözü olan bir canavar tepeme dikildi. Yanında iki tane yardakçısı vardı. O talimat verdi ve diğerleri yaptılar. Ben nefes nefese ama sesimi çıkaramayacak biçimde öylece kaldım. Yoksa ben de mi kaybedecektim? Niye izin verdim sanki bu şekilde dövüşmeden buraya oturmaya… Hiç direnmemiştim ve şimdi çekip gitmek istiyordum. Ben nasıl o koca canavarın ağzından içeriye girdiysem, şimdi onlar ellerinde aletler, benim ağzıma bir şeyler yapıyorlardı. Yoksa beni de kendi taraflarına mı çekeceklerdi? Bilmiyordum. Ve sonra tükürdüm. Ağzımdan kan akıyordu.

Doğruldum ve etrafıma bakındım. Kocaman tek gözlü canavar yoktu, gitmişti. Yardakçıları sakin, bana gidebileceğimi söylediler. Ben de sakin, gitmek istedim. Ama tekrar gelecektim.

Ve nihayet uzun zamandır ertelediğim ama artık diş fırçalarken lavaboda karşılaştığım “vampir” benzetmesinden ötürü kendimle olan savaşımı sona erdirip geçen hafta diş doktorundan randevu aldım ve bugün gittim. Ne mi oldu? Şaşkınlık!

Bir yerden başlamak lazım tabi!

Bir de tavsiye: İlkokuldan bu yana öğrettikleri gibi lütfen dişlerini fırçalamayı, ağız gargarası ve diş ipi kullanmayı, 6 ayda bir de diş doktorunuzu ziyaret etmeyi siz siz olun ihmal etmeyin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...