29 Aralık 2013 Pazar

Yeni yıla aşkla girmeye hazır mısın?


Zamanın saniye saniye ondan sıfıra geri sayımının yapıldığı o gece, 2008 yılına henüz girmişken arkadaşlarıyla içmiş, dans etmiş, kendinden geçmişti. Bütün yıl sıraladığı umutlarını unutup gitmişti. Küçük bir tuvalet molası için barın lavabosuna girdiğinde, o uzun sırayı görünce poflamıştı.

İki sıra vardı. Birinin sonunda kendisi, diğerinin sonunda o vardı. Sıra hakkındaki hayal kırıklığını görünce gülümsemiş ve adını sormuştu.

“Okan” dedi. “Anlayışlı manasında” diye devam etti.

“Ben de Bora. Memnun oldum.”

Gülümsedi. O kısacık sohbet devam ederken yeni yılın ilk sürprizinin o olduğunu düşündü. Tuvalet sırası Bora’ya geldiğinde, girmeden önce eğildi ve beklemeye devam eden Okan’ın kulağına fısıldadı: “Barın önündeyim”.

Yıllar yıllar önce bir yılbaşı gecesi böyle tanışmışlar işte sevgili dostlar. Sonra o koca yılın her anını birlikte geçirmeye çalışmış, Bir yıl beraber yaşamışlar. Sonrasını sormayın :)


Şimdi yıllardan 2014’e girerken aklımda bu kısa hikaye, gönlümde ve dilimde hepimiz için iyi dileklerle yazmak istedim bu postu. Gülümsemenin, sağlığın, huzurun ve aşkın yeni yılda hepimizi bulması ümidiyle herkese güzel sürprizlerin bolca var olduğu bir yıl diliyorum.  :)


Unutmadan!

Bu arada boş durmadım ve belki siz de kendi hikayelerinizi yazmak istersiniz diye bir şeyler ayarladım. Love Dance Point’in yılbaşı gecesi partisi için 2 kişiye çift kişilik ücretsiz giriş hakkı veriyorum. Bana nicksmorty@gmail.com adresinden mail atmanız yeterli! Belli mi olur, belki sıra sizindir…



10 Aralık 2013 Salı

Dolandırılmayın!


Hemen hemen hepimiz, zaman zaman PlanetRomeo.com adresinde zamanımızı geçirir, izdivaç programlarını aratmayacak nitelikte taliplerimizle yazışır, görüşürüz. Günlerden bir gün yine böyle bir gezinti içindeyken bir profil dikkatimi çekti: DOLANDIRILMAYIN!

Olabildiğine fazla insana ulaşmak isteyen bu arkadaşımızla, daha fazla insana ulaşabilmesi ve siz değerli blogger takipçilerimi bu konuda bilgilendirebilmek için söyleşi yaptık. Hem de Romeo üzerinden.

Ayrıca eklemek isterim ki bence konu önemli; lütfen burada anlatılanları aklınızda bulundurunuz.

Bu profilin amacı aslında belli: İnsanları uyarma niteliği taşıyor. Neden böyle bir profil açma gereği hissettin?

Öncelikle ilgilendiğin için teşekkür ederim.

Evet, tek amacım insanları uyarmak. İki yıldır mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmaya çalışıyorum. Kendim de mağdur olduğum için başka insanların zarar görmesini istemiyorum.

Peki, yaşadıklarını paylaşmak ister misin?

Kasım 2011 de bu site üzerinden birisi ile tanıştım. Daha önce ciddi bir beraberliğim olmadığı için Tanrı beni mutlu etmesi için bir melek gönderdi sandım. Her şey o kadar güzeldi ki.

Profilde yazdığım gibi, her anlamda ideal bir sevgiliymiş gibi davranıyordu. Beraber eve çıkacaktık ve mutlu bir hayatımız olacaktı.

Beni kendine iyice bağladıktan sonra parasının blokede olduğunu bir iki gün içinde geri vereceğini söyleyerek benden para aldı.

Maddi durumu iyi olduğu için ve beni sevdiğini sandığım için " neden paramı çalsın ki" diye düşündüm. Bir tuzağa sürüklendiğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Sonra birden ortadan kayboldu. Ulaşamaz oldum. Daha sonra yine bu sitede başkalarının profillerinde de aynı kişi tarafından dolandırıldıklarını yazdıklarını gördüm. Şikayette bulundum. Dava açıldı ama delil yetersizliğinden beraat etti.

Sahip olduğu her şeyi insanlardan çaldığı paralarla kazanıyor. O zevk içinde yaşarken mağdur ettiği insanlar sıkıntı içinde yaşıyor. Bunu hazmedemiyorum. Ben kendimi maddi manevi toparladım ama hala başkalarına da aynı şeyi yapmaya devam etmesine katlanamıyorum. Nefes aldığım sürece yaptıklarının cezasını çekmesi için her şeyi yaparım...

Böyle bir durumda sanırım kendi isteğinle verdiğin için parayı, mahkemeler bu konuda bir şey yapamıyor. Tanışmanızın üzerinden ne kadar süre sonra para durumu ortaya çıktı? Özel olmazsa o süreçte neler yaşadınız?

Dolandırılmak zaten kendi isteğinle verdiğin ama kandırıldığını fark etmediğin durumdur. Zorla alsa o zaten gasp olur, hırsızlık olur. Savcılığın bir şey yapmamasının tek sebebi olayın mağdurları gay olduğu içindir.

Aynı yöntemle dolandırıcılık yapan kadın/erkek çok kısa süre içinde yakalanabiliyor. Ama taraflar gay olunca sayın savcılar için ciddiyet arz etmiyor. Daha önce hiç ifadesi bile alınmadan kapatılan şikayetler var. Gereğini yapmayan savcılıkları HSYK (Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu)’na şikayet ettim.

Tanıştıktan sonra birkaç hafta içinde para istemeye başladı. Çok özel şeyler yaşamadık. Eve çıktığımız zaman yaşayacaktık. Ama diğer kurbanları ile güven sağlamak, kendine bağlamak, ilgisini çekmek amacıyla her şeyi yaşamış.

Yine özel değilse, senden ve öğrendiğin kadarıyla diğerlerinden aldığı para miktarı nedir?

Benim kaybım, verdiğim paranın büyük bölümü çektiğim kredi olduğu için, ödediğim faiz avukat masrafları dahil 30 bini buldu. Küçük paralar verenler de var ama ben 75 bin vereni de duydum. Özellikle bir tanesi 50 bin kaptırmış ve çok büyük sıkıntı çekmiş. Bu insanları dinlerken gerçekten ağladım. Kendimi unuttum onlara üzülmekten.

Sürekli bunu yaptığı için mağdur sayısı oldukça fazla. Bana ulaşan 20-25 kişi sadece.

Ailen, yakınların durumu biliyor mu? Tepkileri ne oldu?

İlk başta aileme söyleyemedim. Gay olduğumu biliyorlar ama böyle bir şey yaşadığımı bilmelerini istemedim. Kısa zamanda çözerim sandım. Çözemediğimi anlayınca her şeyi anlattım. Çok şükür anlayışlı bir ailem var ve bana her konuda destek oluyorlar.

Peki, sence insanlar ne yapmalı?

Öncelikle mümkün olduğu kadar menfaat peşindeki insanları daha iyi analiz etsinler. Keşke baştan bazı şeyleri görebilsek…

Sadece bu olay için değil genel anlamda her ortamda haklarını aramayı bilsinler.
Ben büyük bir aptallık yaptım ve bedelini çok ağır ödedim. Bana bunu yapan kişinin de yaptıklarının bedelini ödemesi için elimden geleni yaparım. Ben kapıyı açık unuttuysam hırsız masum değildir.

LGBTT üzerine sivil toplum örgütlerimiz var. KaosGL, Lambdaİstanbul gibi. Bu kurumlarla irtibata geçtin mi? Sence onlar bu konuda hak arayanlara destek olabilir mi?

Açıkçası iletişim kurmadım. Tanıdığın ve ilgileneceğini düşündüğün biri varsa gidip görüşmek isterim.

Doğrudan tanıdığım biri yok maalesef. Ama sanırım onlarla görüşürsen faydası olabilir. 
İlgin için teşekkür ediyorum. Umarım bu tip örnekleri bir daha yaşamayız.



NOT: Eğer söyleşiyi yaptığım arkadaşa ulaşmak isterseniz Romeo’daki profili DOLANDIRILMAYIN üzerinden mesaj atabilirsiniz.

1 Aralık 2013 Pazar

Biz aynıyız...

Eşcinsel olmak, özellikle bizimki gibi bu konuya önyargılı toplumlarda büyük dramlara sahne olabiliyor değil mi?

Gasp, darp, öldürme gibi acı olaylar bir tarafa bir de şantajlara ve dolandırıcılıklara maruz kaldık/kalıyoruz. Sorsak, soruştursak bahsi bile geçmeden kapanıp giden o kadar çok konu bulabiliriz ki yaşadıklarımıza kimler inanır bilemiyorum.

Peki, bu yaşananların tamamı için kim suçlu?

Devlet mi? En büyük suçlulardan. Yok saymak yaptıkları en güzel şey. Bir devlet olarak sen benim yaşantımı belli kurallara, hak ve cezalara bağlıyorsan eğer; tıpkı heteroseksüeller gibi benim hayatımı birleştirmek istediğim kişiyle “haklarımı” paylaşabilmeme de olanak tanıman gerekiyor. Sorunsuz dönemlerinde diğerleri gibi sana çok da ihtiyacı olmayan biz eşcinsellerin belli dönemlerini olumsuz etkileyen durumlarda en azından çabalayabilmemiz için bize yol açman gerekiyor. Homofobik suçlara sanki biz baştan hak etmişiz edasıyla yaklaşmak yerine, yasaların öngördüğü şekilde ve adilane yaklaşman gerekiyor. Bir vatandaş olarak homofobik argümanlarla bizi daha da ötekileştirip suç işlemeye yatkın insanları yüreklendirmek yerine, en doğal güvenlik hakkımızı hiç olmazsa herkese olduğu gibi bize de vermen gerekiyor. Nihayetinde biz devletin bizimle mücadele etmek yerine, bize de diğerleriyle aynı değeri vermesini bekliyoruz.

Toplum mu? Bu konuda da her zaman söylediğim ve söylemeye devam edeceğim sözler var. Unutmayın. Biz de gülüyoruz, üzülüyoruz, aşık oluyoruz, dua ediyoruz, inanıyoruz, eğleniyoruz, sevişiyoruz, çalışıyoruz… Sizinle aynı şeyler işte. Bizim farkımız mahremiyetimizi hemcinsimizle paylaşmamız. Bu da yalnızca beni/bizi ilgilendirir. Sizin bu konuda kabullenemediğiniz şey nedir?


Yalnız sizden farklı olarak biz, LGBTT olduğumuz için öldürülüyoruz, dövülüyoruz, hor görülüyoruz, aşağılanıyoruz, gasp ediliyoruz, şantaja maruz kalıyoruz, dolandırılıyoruz. Ve bunları yapanlar, sırf cinsel yönelimlerimizden dolayı kendilerini haklı görüyorlar, bizim sessiz kalacağımızı sanıyorlar. Ses çıkarsak da hak ettiğimiz yanıtları bulamayacağımızı düşünüyorlar. Ve arkadaşlarımız, ailelerimiz, akrabalarımız, komşularımız… Bizim çevremizdeki herkes… Genel bir tabirle siz toplum, bu konuda en az devlet kadar suçlusunuz. Sizden farklı olmadığımızı bilmenizi ve bu tip konularda bize destek olmanızı bekliyoruz.

Bizler mi? Evet, bizim de kendi içimizde hatalı olduğumuz ya da hataya sürüklendiğimiz konular var. Biz birbirimize güven vermiyoruz, destek olmuyoruz. Küçük gruplar halinde var olmak yerine, gereken durumlarda bir bütün olarak sesimizi çıkartmıyoruz.

Neyden korkuyoruz? Devletten mi, toplumdan mı, kendimizden mi? Çoğumuz aşık bile olamazken, bırakın olmayı bu güce inanmazken devlet-toplum bize ne yapsın? Yalnız yaşamaya mahkum değiliz, hiçbirimiz.

Bu yazıyı okuyan LGBTT’lerden de şuradaki yazıyı okumalarını istiyorum. Umarım faydası dokunur.


Ön yargılardan uzak, hoşgörü içinde… Kalın sağlıcakla…

3 Kasım 2013 Pazar

Mixed Kebab

Daha önceki bazı yazılarımda söylediğim gibi yaz aylarını severim. Yağmur, rüzgar, soğuk, kar, kapalı havalar hiç bana göre değil. Biliyorum bazılarınız için romantizm dolu anlar ifade etse de benim için eve kapanıp film izleme zamanları gelmiş demektir. E haliyle bloga da film yazıları yazma zamanı.

Esasında daha önce izlemiş olduğum ama oturup bir daha keyifle izlediğim bir filmi sizinle paylaşıyorum şimdi: Mixed Kebab. Yerli adıyla Karışık Kebap. Belçikalı yönetmen  Guy Lee Thys’ın yönettiği ve başrollerinde Cem Akkanat ve Simon Van Buyten’ın oynadığı eşcinsel temalı filmimiz.

Fikir olarak kafamda bulunan Avrupa’da yaşayan Türkler imgelemini, bana görsel olarak gösterdi Mixed Kebab. Filmin bir sahnesinde de geçtiği üzere; “Türkiye onlara göre daha rahat”mış gibi gelmiştir bana da hep. Onların yaşam şartlarını düşündüğümüzde, ecnebi memleketinde varlığını sürdürebilmek için -en kolay yol olan- Türklük ve Müslümanlık kimliklerini daha keskin yaşadıklarını düşünüyordum –ki filmde de izlemiş oldum.

Bu yapıdaki bir ailenin bir oğlunun eşcinsel, diğer oğullarının ise serserilikten dindar yobazlığa varan öyküsü. Bu öğeleri bir araya getirdiğimizde de ortaya çıkan çatışmaları siz düşünün.

Filmin ilk yarısı biraz sıkıcı ve durağan gibi dursa da sabredin derim. Kurgu şahane değil belki, kabul ediyorum. Bana yarım kalmış gibi geldi ama bu havalarda oturup –varsa sevgilinize sarılıp- izlemeniz gereken bir film olduğu kanısındayım.

Filmin en çok sevdiğim tarafı müzikleri.


Neyse. Bugün çok yazma modunda değilim. Alın, birileri youtube’a yüklemiş. Ben de paylaşıyorum. Oturun izleyin bir zahmet. :)

29 Eylül 2013 Pazar

Öpüşmek güzel şey…


İlk kez biriyle öpüştüğümde 21 yaşındaydım ve o gün ilk kez bir gaybara gitmiştim. Gay barı nasıl keşfettiğim tamamıyla ayrı bir hikaye ki onu buradan açık açık anlatmak istemiyorum. O gece öylece birine bakarken birden yanımda bitivermiş ve bir selam bile vermeden, adımı bile öğrenmeden beni öpmeye başlamıştı. Birkaç saatlik uzun uzun öpüşmenin ardından selamlaşmış ve tanışmıştık. Bana sorarsanız rüya gibiydi. :)

Yıllar sonra, elini tutmak istediğim biri ile İstiklal’de onca insanın arasında, sohbetimizin arasına küçük küçük öpüşmelerin serpiştiğini fark etmiştik. Bu açıdan bakınca bu öpücükleri birçok kişiden daha sonra fark ettiğimiz de aşikardı. Biraz ürpermiş biraz da mutlu olmuştum. Gülümsemelerle bir kez daha öpmüştüm. Bana kalırsa biraz cesurcaydı ama tarifi mümkün değildi. Daha sonraları o çevrede birkaç kez daha öpüştüğüm, el ele yürüdüğüm oldu. Korkmadan, çekinmeden.

İşte tüm bunları benim gibi birileri daha rahat yapabilsin diye geçtiğimiz hafta, İtalya’dan bir protesto haberi geldi. Beş Yıldız Hareketi politikacıları birden kalkıp hemcinsleri ile öpüştüler.

Bu haber de benim için en az yukarıda bahsettiklerim kadar inanılmaz ve muhteşemdi. Anlaşılabilmemiz için karşımızdakilerin eşcinsel vs olması ya da bu tip bir çevresinin bulunması gerekmediği gerçeğini de sezdim.

“Bu protesto ülkemizde olsaydı…” diye bir yorum yapamayacağım. Melih Gökçek’in atacağı twitler aklıma geliyor maalesef. Hele ki metroda yapılan anonstan sonra.

Sonuç olarak öpüşmek güzel şey… Cinsiyetini önemsemeden o enerjinin tadını çıkarın. Bunu hoş karşılamasalar bile… :)



15 Eylül 2013 Pazar

#direngrindr! #yasakneayol!

Geçtiğimiz hafta akıllı telefonundan “acaba kimler var?” diye şöyle bir bakınmak isteyenler, programında hata ile karşılaştılar. Ben kullanmadığım için tam bilemiyorum ama sanırım site ziyaretinde o bilindik erişim engellemesi açıklaması yer alıyormuş.

Nedeni, “fuhuşa aracılık etmek”miş! Sanırım Gezi olaylarından hiçbir ders çıkarmayan devlet adamlarımız, “ben yaptım, oldu?” mantığında kaldıkları yerden devam ediyorlar.

TDK’nın (artık siyasi yönetime göre anlamlarla oynanabilen) sözlüğüne göre fuhuş, “İçinde bulunulan toplumun kurallarına uymayan bir biçimde bir veya birkaç kişiyle para karşılığında cinsel ilişkide bulunma.” şeklinde açıklanmış. Hadi beraber irdeleyelim:

“İçinde bulunulan toplumun kurallarına uymayan bir biçimde…” yaptığımız şey nedir? Erkek erkeğe ilişkiye girmek mi? Çok enteresan! Benim kiminle seks yapacağıma toplum mu karar verecek? Ya da bu toplumun LGBTT bireyleri anlamaması için devlet bütün kaynaklarını kullanacak mı? Ne yazık ki siz bu ülkeyi yönetesiniz diye ben de vergi ödüyorum ve hatta para elime geçmeden vergi diye size gidiyor. Sicil kaydıma geçen hiçbir suç kaydım da yok. Ben bu kadar uslu bir vatandaşken, siz neden beni/bizi yok saymaya devam ediyorsunuz anlayamıyorum. Üstelik doğuştan gelen özelliklerimden dolayı!

…bir veya birkaç kişiyle…” :) bazen farklı şeyleri denemek güzel olabiliyor. Ama içimden kısaca “sana ne?” demek geliyor.
 
 “…para karşılığında cinsel ilişkide bulunma.” Şimdi grindr’ı para karşılığı sex satışı yapılan bir yer olarak lanse etmek de ne ola ki? Yoktur demiyorum ama bu cüzi bir kesimin yaptığı bir şey. Ayrıca bu cüzi kesim toplumun her kesiminde var! Buna engel olamazsınız maalesef. Üstelik kişilerin para karşılığı sex nedenlerinin altında yatan şeyleri araştırmanızda fayda görüyorum. Yasaklamakla olacak iş değil.

Yani eğer engellemekle oluyorsa buyrunuz clubları, sokakları, hatta interneti ve telefonları komple yasaklayınız. Çünkü bunların hepsi "fuhuşa aracılık" ediyor. Bence düğün-dernek olayını da komple kaldırabiliriz; bırakınız erkek-erkeğe olaylarını, kızlı erkekli eğlenip sonra bir araya gelerek akla hayale sığmayacak şeyler yapabiliyorlar :)

Neyse... Hal böyle ki telefonunuza indireceğini basit bir uygulama ile bu yasağın da üstesinden gelebiliyorsunuz. iPhone’da Onavo Protect, Android’de Hotspot Shield uygulamaları ile yasaklı sitelere-uygulamalara devam edebiliyorsunuz.

Bırakalım devlet at gözlükleriyle yaşamaya devam etsin. Biz de hayatımıza…

8 Eylül 2013 Pazar

Anadolu Yakası’nın friendly mekanı: Cafe Rea


Bazen İstanbul’da bile bir date mekanı bulmakta zorlandığımız oluyor. Öyle ki gay mekanların hemen hepsi Taksim çevresinde konuşlanmış durumda. Özellikle Anadolu Yakası için mekan sıkıntısı daha da fazla. Bu haliyle Anadolu’nun diğer kentlerinden bir farkı yok.

İstanbul’a ilk geldiğim zamanlarda, Kadıköy’de bir kafeye gitmişliğim var ancak nedendir bilmiyorum, ikinci kez gitmek istediğimde mekanın kapalı olduğunu görmüştüm. Lezbiyen bir çiftin işlettiği bu kafenin yerinde yeller esmesi beni üzmüştü.

Bu aralar diğer mekanlara göre daha rahat vakit geçirebildiğim bir kafeye ulaşmış durumdayım: Cafe Rea. Yanlış anlaşılmasın, açık açık eşcinsel mekan değil, ama biraz daha kendiniz gibi hissedebileceğiniz bir yer.


Kadıköy’de. Şifa Hastanesi’nin önünden düz çıkarken, eski görünümlü bir köşk var. Onun köşesinden dönüp dümdüz ilerlediğinizde sağ tarafta görebilirsiniz. Açık adresini “Bahariye Caddesi Hacı Şükrü Sokak No:28/A Kadıköy” diye kopyalayıp yapıştırabilirim sizin için :)


Yazları klasik bir Kadıköy sokağının iki tarafındaki masalarında, kışın da hoş dekorasyonlu mekanın içinde vakit geçirmek keyifli olacaktır. Mevsim itibariyle henüz içeride zaman geçirmedim ama kış geldiğinde bizzat görmediğim ama bahsini duyduğum şömine önünde sıcak şarabımı yudumlamak istiyorum.

Daha ayrıntılı yorumlar için şuraya ve buraya bakabilirsiniz.


İyi eğlenceler :)

9 Temmuz 2013 Salı

Nerdesin aşkım?


Zaman hızlıca akıp gidiyor, değil mi? Son yazıdan bu yana yaklaşık bir ay geçmiş. Bu bir ayda ülkemizde o kadar çok şey oldu, vicdanlarımız o kadar çok acıdı ki yazacak bir sürü şey olmasına rağmen susmayı tercih ettim/ettik.

Bu ay bütün o acımasızlığına rağmen var olmayı da her zamankinden daha da fazla istediğimiz bir zaman dilimiydi. Önce 23 Haziran’da 4. Trans Onur Yürüyüşü’nü, ardından da 30 Haziran’da 21. LGBT Onur Yürüyüşü’nü yaptık. Koca bir hafta boyunca da Onur Haftası etkinlikleri yapıldı ama ben yalnızca ve üzülerek 30 Haziran’daki yürüyüşte bulunabildim.

Gezi olaylarıyla başlayan silsilede en çok sesini duyurması gereken kesimden olan biz, eş-dost-akrabalarımızı da alarak (yaklaşık 30 bin kişi olduğu söylendi haberlerde) Taksim’den Tünel’e bütün İstiklal Caddesi’ni gökkuşağı renkleriyle donattık. Ve bu inanılmaz bir hissi. Utanmadan, çekinmeden, herkes kadar ve herkes gibi özgürce varlığını haykırabilmek muhteşem bir duyguydu. Ben biraz üzüldüm gerçi, bir sevgilimin olmayışına; bütün cadde boyunca elini tutamayışıma. Ama beni sevindiren şey şu ki bunu yapanlar vardı (İbretle izledim J)

Bu arada son bir aydır yaşananları göz önüne aldığımızda, olaysız, gaz bombalarının atılmadığı ve TOMA’ların su sıkmadığı ender günlerden birini yaşadığımızı da söylemek gerek.

Kısaca yürüyüşü anlatmaya çalıştığım bu yazıyı okuyan herkesi gelecek yıl, yine haziran sonunda yapılacak yürüyüş(ler)e bekliyoruz.


#direnayol

10 Haziran 2013 Pazartesi

Sessiz Film

Öylece bıkkın, öylece durağan bir zaman diliminde; facebook’ta dolanırken aşağıdaki paylaşımla karşılaştım. Okuduğum yazı beni gerçekten etkiledi ve sahibinden izin alarak sizlerle paylaşmak istedim. Umarım siz de en az benim kadar beğenirsiniz.


Yavaşça asansöre bindim önden, arkadan bir çift gözün süzdüğünü hissedebiliyordum. Sırtımı dikleştirdim, dikkatli yürümeye çalıştım. Dar asansöre o da geldi. Anahtarını tuttuğu eliyle yavaşça 5. kata bastı. Anahtarın gündelik şıngırtısı aslında farklı bir kapıyı açacaktı. O sıradan bir anahtar değildi.

Etrafıma baktım, ona baktım ve sonra kendime baktım. N’apıyordum ben? Neredeydim; bu karşımdaki adam kimdi? Bu pis, eskimiş asansörde ne işim vardı? Tanımadığım birinin yanında, bilmediğim bir yerde yapmamam gereken bir şey için duruyordum. Hafifçe üzerime geldi, ürperdim. Güldü; “Asansörde olmaz” dedi. Zoraki bir şekilde gülümsedim.

Asansör durdu, içimi bir sıkıntı bastı. Adım adım nereye gittiğimi, neye gittiğimi biliyordum. Eliyle sırtıma dokundu, tekrardan ürperdim. Bu hafif dokunan el, birazdan her şeye sebep olacak olan şeydi. Bu el beni ona çekecekti. Bu üstünkörü sınırlı bir şekilde bana dokunan el, birazdan çıplak vücuduma şehvetle dokunacaktı. Bu düşünce beni huzursuz etti. Yine de “Yürü” anlamına gelen bu işaretle beraber kapıyı açtım, sağa çekildim. Asansörden çıkıp daire kapısına anahtarı yerleştirdi.

Ne düşünüyordu acaba? O da benim gibi irdeliyor muydu her anı? O da bu yabancının benim yanımda ne işi var mı diyordu; yoksa sadece arzularını mı düşünüyordu? Ne düşündüğünü bilmemek daha iyiydi belki de. Kapıyı açıp eliyle geç anlamında işaret etti. Çekingen bir şekilde, sessizce içeri girdim, ayakkabılarımı çıkardım. O çoktan içeri geçip koltuğa doğru ilerlemişti. Ne de olsa onun eviydi.

Karşı koltuğa oturdum. Yine sessizce gülümsedi “Eee, nasıl gidiyor?” dedi. “İyi, nasıl gitsin okul falan” dedim. Ne diyebilirdim ki! Bu tanımadığım adama ne anlatabilirdim, neyden dert yanabilirdim. Huzursuzluklarımdan, yalnızlıktan, sıkılmışlıktan ve diğer şeylerden söz açacak halim yoktu. Büyük olasılıkla o da bunları merak etmiyordu. Bulunma amacımız belliydi, sessizliğin anlattıkları da.

Ve ilk hamleyi o yaptı. Az önce kafamda dolaştığı gibi eliyle beni kendine çekti. İlk defa değildi ama yine de huzursuz ediciydi.

*        *        *

Lavaboya doğru yol aldım, aynaya baktım. Üstümde bir tek boxer vardı. Yüzümü yıkadım. İçerde televizyonu açmıştı. Artık gitmeliydim. Aileme söylediğim yalanların ardından hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşamamış gibi eve geri dönecek ve günün nasıl geçti sorusuna “Güzel işte eğlendik” diye geçiştirerek cevap verecektim. Daha da kötüsü eğlenceli bir günden bahsetmek olağan değildi. Şehvetin dürtüsü geçmişti ama bende hala duyarsızlık söz konusuydu.

Ruhumun bu denli duyarsızlaştığına tanık olmamıştım daha önce. Yapacağımı anladığı için en derin kuytulara gizlenmiş olsa gerek diye düşündüm. Zira ne sevgi, ne öfke, ne arzu, ne istek, ne de başka bir duygu yaşıyordum. Tamamen boşlukta, ne yaptığımı bilmeden hareket ediyordum. Yüzümü kuruladım, içeri geçtim.

"Bu kadarlık yeter, yapamıyorum" dedi. Nedenini sormadım. Bunu söylerken bir yandan kapıyı göstermesi her şeyi anlatıyordu zaten. “Peki” dedim. Lavaboya gittim, yine aynada kendime baktım. Bu sefer daha kısa bir bakmaydı çünkü gitmem gerekiyordu artık. Kıyafetlerimi giydim. Yüzünde farklı bir ifade vardı. Belli ki bir sorunu vardı. Belki de o sorunun intikamı ya da o sorundan dolayı benle irtibata geçmişti. Çağırma sebebi arzudan farklıydı, bunu biliyordum.

Acaba intikam mıydı birine karşı yoksa başka bir nedeni mi vardı? Bilmiyordum. Bilebilecek kadar samimi değildik, eminim ki o da anlatma isteğinde değildi. Birbirine dokunmuş iki yabancıydık. Birbirini tanımayan, belki bir daha görüşemeyecek iki farklı yaşantıya sahip iki yabancı… Doğru düzgün sohbet etmedik. Her şey sessizlikte oldu veya olmadı. Aslında en korkutucu olanı da buydu. Bu yüzden belki hiçbir zaman zihnimden neler geçirdiğimi bilmeyecekti ve ben de hiçbir zaman ben onun zihninden geçenleri öğrenemeyecektim. Yine de artık gitmem gerektiğini biliyordum. Ayakkabılarımı giydim. “Nasıl gideceğini biliyorsun, değil mi?” dedi, bilmediğim halde “Evet” dedim. Mutlaka bulurdum. Olmayan iletişimi daha fazla uzatmanın anlamı yoktu.

Kapı arkamdan kapandığında dışarısı soğuk geldi. Sıcaktı ama ürperdim, üşüdüm. Nereye gittiğimi bilmeden ilerliyordum. Duyarsızdım, amaçsızdım, üşüyordum. Pişman değildim ama hala ne yaptığımı, neden yaptığımı bilmiyordum. Tek bildiğim bende bıraktığı izlerdi. Sessiz bir şekilde bırakılan izler…

Durağa ulaştım. Farkında olmadan durağa gelmiştim. Öğrenciler geçti. Hiçbiri beş dakika önce nerede olduğumu bilmiyordu. Hiçbiri içimden geçirdiğim düşünceleri, karmaşık duygularımı ve hatta olmayan duygularımın nedenini bilmiyordu. Aynı daha demin yattığım adam gibi. Onun gibi bilmiyorlardı.

Otobüs geldi, bindim. Zihnim hala oradaydı, olanlar bir bir gözümün önünden geçiyordu. Beni kendini çekişi, öpmeden, ruhlar temas etmeden birlikte oluşu, ardından o televizyon izlerken, ruhsuz bir can gibi benim onu memnun etmem, gözlerime bakmaması, benim onun gözlerine bakmamam, sadece işi bitirmek… Bedenim insanlarla dolu bir otobüsteyken, zihnim hala tanımadığı yalnız bir adamın yanındaydı.

Eve vardım. Çok terlediğimi söyleyip duşa girdim. Terlediğimi söylemem ne kadar anlamsızdı halbuki. Yalan söylemenin bir belirtisiydi apaçık. Bir şey söylemeden de girebilirdim duşa ve kimse sormayacaktı. Sonra uykum olduğunu söyledim. Yattım.

Bunun üzerine düşünmeme rağmen aynı hatayı yeniden yaptım.

Uyudum, uyurken zihnimde hala çıplak, duyarsız ve ürkektim…

Eros Sore

Bu yazıyı benimle paylaştığı, paylaşmama izin verdiği; en önemlisi de bu yazıyı yazdığı için Eros’a sonsuz teşekkürler…

2 Haziran 2013 Pazar

Her yer Taksim, her yer direniş!


İstanbul’da neler oluyor biliyor musunuz? Sanmıyorum. Çünkü başbakanın “yandaş medya” diye tabir ettiği ama kendi yandaşlığını sürdüren medyadan alabileceğiniz haberler çok sınırlı. En basitinden TRT’nin yaptığı habere bakarsanız “eylemciler polise saldırdı ve polis de kendisini korudu” diye bir bilgiye ulaşırsınız. Bu da koca bir yalandan ibaret kalır.

Eğer siz de Cuma gecesi yaşananları Norveç tvsinin internet üzerindeki canlı yayınından izleyebilseydiniz polisin elindeki biber gazlarını nasıl da vahşice kullandığını görebilirdiniz. Öyle ki yere doğru atılması gereken gaz kapsüllerini insanların başlarına doğru atarak ciddi yaralanmalara neden olduklarına, insanları bırakıp hayvanlara dahi acımasızca gaz sıktıklarına da tanık olabilirdiniz. Göremediniz çünkü medyamız başbakanın tabiriyle “3-5 çapulcu terörist”e Suriye’deki olaylara gösterdikleri ilginin çok küçük bir kısmını bile doğru düzgün göster(e)medi.

Bunları sadece sosyal medyada gördüklerim üzerinden söylemiyorum elbette. Cumartesi günü Kadıköy’den kalabalıkla beraber vapura binip Başiktaş’a indiğimde Taksim’den çekilen polisin, çekilirken ellerindeki gaz bombalarını pek de tasarruf etmeden kullandıklarına şahit oldum. Maskelerimizle, bayraklarımızla, limon ve sirkelerimizle Kadıköy’de, vapurda, Beşiktaş’ta, ana yolu polis zoru nedeniyle kullanamadığımız için Maçka’da ve Taksim’de “direnişimiz” için bağırırken etrafımdakilerin 3-5 çapulcu terörist olmadığını da gördüm. Keza kendim de öyle değildim. En basitinden küfürlü bir slogan atılmaya başlandığında çoğunluğun buna katılmayıp sessiz kaldığı gerçeğini size küçük bir gösterge olarak söyleyebilirim.

Taksim’de büfeden yiyecek almaya çalışırken önceki günden atılan biber gazının etkisinin içeride hala kaldığı ve o halde gözlerimin kızarıp yaşardığını, boğazımın yandığını da size anlatabilirim. Küçücük büfenin içinde iyi havalanmadığı için saatler sonra bile o etkiyi yaşatan şeyin insanların ortasına atıldığı zamanki etkisini siz tahmin edin lütfen.

Ve bütün bu olayların hala birkaç ağaç yüzünden olduğunu düşünmeye devam edenler var. Elbette şehrin kalbindeki ağaçlar yüzünden başladı her şey. Ama bu kadar büyümesinin nedeni onlar değil. Sabahın 5‘inde zararsız eylemlerine devam eden insanlara saldıran polisin vahşice çadırları yakması. Kendini ve kendine oy verenleri düşünüp %50 oy aldım, demokrasi var yaparım diyen başbakanın pervasızlığı. Dikte edilmeye çalışılan yaşam tarzı. Bütün devlet kadrolarına adaletten yoksun bir şekilde yerleştirilen badem bıyık politikası. Atatürk düşmanlığı. Özgürlüklerimizin bir bir elimizden alınması. Tarihi-kültürel değerlerimizin bir bir otele, AVM’ye, betona dönüştürülmesi. Milli değerlerimizin tek tek yabancılara satılması. 10 yıldır ülkenin Türk-Kürt, alevi-sunni gibi bir çok nitelemelerle kutuplaştırılması. Kadınlara, eşcinsellere, Müslüman olmayanlara ve burada sayamadığım birçok kesime her türlü cefanın haklı gösterilmesi. Kısaca sürekli bamteline dokunulması ve vicdanların sürekli rahatsız edilmesi.

Şimdi bunları yapanlar gelecekte size de onlardan olmadığınız durumlarda aynılarını yapacaklar. Lütfen direnişin özüne bakınız.


NOT: Taksim’deyken gökkuşağı bayrakları ile meydanı turlayan eşcinsel gruba karşı gösterilen desteğin de bu ülkenin bizlere haklarımızı vermek için hazır olduğunun kanıtı olarak gözlemledim. Bu konuda da gerçekler, birilerinin söylediklerinden çok farklıydı.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Sadece erkeklere ilgisi olan bir oğul.

Uzun zaman öncesinden yakın bir arkadaşımın gönderdiği mesajlar sonrasında hızla evine gidişim, taksicinin dörtlüleri yakıp kornaya basarak bizi hastaneye götürüşü, acil serviste söylediklerimi anlamak istemeyen doktorla tartışmam, belli bir süre geçtiği için midesinin yıkanamayacağı, şimdi hatırlayamadığım farklı bir müdahaleyi yapmak zorunda oldukları ve arkadaşımın o ince çizgide gidip gelmesi -ayrıntılarıyla olmasa da- hissettirdikleri ile hala aklımda.

Bütün bunların ardından yaşadıklarım, arkadaşımın intihar etmesinden çok daha şoke edici bir nitelikte aslında. Hastane bahçesinde dominant bir anne tarafından köşeye sıkıştırılmış, sorguya çekiliyordum. Karşımdaki kadın oğlunun cinsel yöneliminden emin olmasına rağmen resmi kayıtlara geçecek bir şahitlik istiyor, her ne söylediysem karşı çıkıyor ve gerçek cevabı almak istiyordu:

“Hayır, ben biliyorum, söyle neyi var bu çocuğun?”

“Evet, madem biliyorsunuz, söylemekte sakınca yok. Oğlunuz biseksüel. Yani hem kadınlara hem de erkeklere ilgisi var.”

İşin doğrusu oğlu biseksüel değil, gaydi. Sadece erkeklere ilgisi olan bir oğul. Ama böylesine sert bir geçiş yerine, o anki düşünce biçimimle olayı yumuşatabilmenin yolunun bu olduğu aklıma gelmiş ve söylemiştim. Fakat aldığım cevap benim yumuşatma politikama hiçbir uyum sağlamıyordu:

“Keşke ölseydi. Benim öyle bir oğlum yok artık!”

O an kaşlarım çatık, tüylerim diken diken, o kadının gözlerine bakarak bir annenin oğluna karşı nasıl bu kadar acımasız olabileceğini, kendi canından bir parça olan evladına karşı bu cümleleri nasıl kurabileceğini, bunun adının annelik olmadığını, kendisinden utanması gerektiğini ve buna benzer birçok cümleyi peş peşe sıraladığımı da acıyla hatırlıyorum.

Acı içinde takip ettiğim başka olaylar da var bu hayatta ve onlardan birisi de eşcinsel olduğu için ailesi tarafından öldürüldüğü iddia edilen (yargı süreci devam ettiği için yorum içeren cümle yazmak istemiyorum) Roşin’in (Belki siz R.Ç olarak bilirsiniz) davası. Geçtiğimiz günlerde yapılan duruşma hakkındaki haberlerde şöyle bir ayrıntı dikkatimi çekiyor:

“Bu sırada R.Ç.’nin annesi G.Ç., ‘Eşcinsel olsaydı kendi ellerimle öldürürdüm. Siz bizi rezil ettiniz’ dedi.”

Yine kaşlarım çatılıyor, tüylerim diken diken oluyor. “Bizi rezil ettiniz.” düşüncesi ile kendini anlamlandıran, el-alemi evladından daha ön planda tutan ve evladına kıyabileceğini söyleyen bir anneyi anlayamıyorum. Hırsız ya da katil olsaydı bile bağrına basacak anne, suçsuz-günahsız/kaderinde var olduğu için yaşadığı “erkek erkeğe (seks/ilişki/aşk)” durumundan dolayı oğluna karşı gaddarlaşmayı tercih ediyor. Düşünüyorum; çok düşünüyorum ama anlayamıyorum.

Ve sinirleniyorum. Arkadaşımın annesine de, Roşin’in annesine de, onlara bu söylemleri üretmelerini öğreten iki yüzlü topluma da haykırmak istiyorum:


“Aklınızdan ve mantığınızdan vazgeçtim; vicdanlarınızı merak ediyorum!”

22 Mayıs 2013 Çarşamba

'Atatürk gay miydi?' sorusu hakaret mi, değil mi?


Bugün internette haberleri turlarken “maalesef3” yukarıdaki başlığa sahip şu haberi gördüm.


Maalesef ki dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde, toplumun kaderini tümden değiştiren birisinin özel hayatı hakkında bu tür haberler-tartışmalar göremezsiniz. Bunun için herhangi bir özel kanuna gerek bile duyulmaz. Çünkü her şeyden önce insanların “mahremiyet” hakkı vardır. Öyle ki bu sade bir vatandaştan ülkenin kurucusu-kurtarıcısı bir öndere kadar geçerli bir kuraldır.

Ancak ülkemizde mahalle dedikodularından, yaklaşık yarım yüzyıldır yazılı-görsel basındaki popülerliğine tam gaz devam eden magazin haberlerine kadar devam eden sürece bakılırsa,  mahremiyet hakkı ile ilgili tecrübelerimizin çok az olduğunu görebilmek zor olmaz. Mahallenizdeki kadının kimin arabasından indiği de, şarkıcı bilmem kimin yediği tost da beni ilgilendirmediği gibi Atatürk’ün de özel ilişkileri kimseyi ilgilendirmemeli. Öyle ki özellikle Atatürk’e bu toplumun kaderini temelinden değiştirdiği için saygı duymak ve onun değerlerini benimseyerek hayatın bu kısmına yön vermek faydalı olacaktır. Herkesin yapması gerektiği gibi.

Maalesef ki bu ülkede eşcinsel olmayı hala hakaret olarak algılayan ve kullanan insanlar var. Oldukça da fazla. Üzülerek ve tekrar tekrar altını çizerek söylemek istiyorum ki bu konu öyle düşündüğünüz gibi küçük düşürücü bir nitelik taşımıyor. Aslında biraz mantıklı düşündüğümüzde küçük düşürücü olan şeyin homofobik bazı önyargılar ve davranış bozukluklarını insan benliğinde barındırmak olduğunu söyleyebiliriz.

Maalesef ki gay olmayı hakaret kabul eden bir toplumun bireyleriyiz. Mahkemelerimiz de bu toplumun mahkemeleri. Ve alınan karar(lar) da bir o kadar tartışmaya açık.

Burada temel soru sanırım şöyle olmalı: “Atatürk gay olsa ne olur?”

Yanıtı da çok basit: “Hiçbir şey!”

“Atatürk gay miydi?” sorusu temelinde kitap yazan yazara da, bu soruyu kitap üzerinden birkaç manipülasyon niteliği taşıdığı belli olan alıntıyla yayınlayan ve bunu “akademik” anlamda yaptığı ibareleri taşıyan blogun yazarına da ve konuyu mahremiyet hakkı özelinde değerlendirmek yerine “hakaret” ve haber verme hakkı üzerinden (“Haber verme hakkından yararlanabilmek için haberin gerçek olması, bilinmesinde kamu yararı bulunması ve haberde küçültücü değer yargılarının bulunmaması gerekir.) değerlendiren mahkeme heyetine de sorumu tekrarlamak istiyorum:

“Atatürk gay olsa ne olur?”


9 Mayıs 2013 Perşembe

Neler oluyor? (2)



“Bu haftaki gündemimiz şok baskınlardan ibaret.” diye başladığım yazının ilk bölümüne şuradan göz atabilirsiniz.

İkinci bir haber daha gördük bu hafta “haber” gazeteleri/websitelerinde:


Yukarıdaki başlığa tıkladığınızda Habertürk’ten Mustafa Şekeroğlu’nun “haberine” ulaşabilirsiniz. Nedense yine herkes şoklar içinde!

Mustafa Şekercioğlu’na da benzer bir soruyu sormadan edemiyorum: Sizi şoke eden şey nedir; erkek erkeğe ilişki mi, yoksa sinemada yapılan cinsel ilişki mi? Konu üstünde biraz “düşünerek” esasında çok da fazla şoke olacak bir şey olmadığını anlayabilirsiniz.

Seks içerikli filmlerin oynatıldığı sinemalara kimlerin gittiğini düşünüyorsunuz? Oradaki içerikte sanatsal bazı öğeler arayan entelektüellerin ya da hoşça vakit geçirmek üzere komple bir ailenin çay salonu niyetine ziyaret ettikleri bir mekan türü imajı taşıdığını hayal edemiyorum.

Ayrıca bu tür sinemalarda cinsel bazı aktivitelerin olması da nedense bana pek şaşırtıcı gelmedi. İnsanoğlunun doğasına biraz bakarsanız seks dürtülerinin ne kadar güçlü olduğunu kavrayabilirsiniz. Seks içeriği barındıran bu mekanlarda da içeriğin realiteye dönüşmesi de neredeyse kaçınılmaz. Bunu keşfedebilmek için size Freud okumanızı tavsiye ederdim ama yapmayacağınıza emin olduğum için çok uzaklara gitmeden sadece kendi benliğinizle yüzleşmenizin yeterli olacağını zannediyorum.

Geriye şoke edici tek bir seçenek kalıyor ki o da “haberdeki” tabirle “gay ilişki” yaşamak. Artık bu konuda çok da fazla yorum yazmak istemiyorum çünkü işin özünün çok doğal olduğunu ifade etmeye çalışmaktan yoruldum. Ama yine de kısaca tarif etmek gerekirse; bu ilişki biçimi de normaldir, doğuştan gelen bir özelliktir, hastalık değildir-bulaşmaz, sizin varlığınıza zarar vermez.

Esasında at gözlüklerini çıkarıp biraz yol açarsanız en az sizinkiler kadar muhteşem birliktelikler yaşayabilirler. Sizin haberlerinizle “tukaka” yaptığınızdan ya da tek bir modele indirgediğinizden daha fazlasıdır ve ne yaparsanız yapın insanın doğasından gelen bir şey olduğu için varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Habere şu etiketleri koyma nedenlerinizi de bize açıklarsanız sevinirim: “Önemli, Korkunç, Rezalet, İnanılmaz, İbretlik, Tuhaf, Düşündürücü, Üzücü”. Keşke sadece “düşündürücü” olanı koyup üzerine bir miktar düşünmeyi deneseymişsiniz.

Diğer yazıyla aynı NOT: Bizim burada sorguladığımız asıl konu, eşcinsel ilişkilerin “tukaka” olarak gösterilmesi ve eşcinsellerin ötekileştirilmeleridir. Tecavüz, çocuk pornosu gibi konulara olumlu anlamlar yüklemeye çalışmıyor, biz de bu konulara karşı çıkıyoruz. Bu yazıya ya da başka yazılara bu tip yorumlar/yanıtlar yazmayınız.

NOT 2: Haberlere yapılan yorumların bazıları gerçekten bilinçli. Bazıları ise sadece açmış ağzını, yummuş gözünü. Bizim bakış açımızı, yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi merak bile etmiyor. Çok yazık!

NOT 3: Konu ile ilgili diğer bir bakış açısı için Murat Renay’ın şuradaki yazısına göz atabilirsiniz.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Neler oluyor? (1)



Bu haftaki gündemimiz şok baskınlardan ibaret. Birbiri ardına, kaynağı belirsiz bir şekilde yayınlanan ve “asparagas” olduğu muhtemel bu haberleri ibretle izliyoruz. İbretle izlememize grup olarak ya da umuma “açık” sayılabilecek bir alanda seks yapılması değil, bu seks aktivitelerine yapılan “şok baskınlar” ve yayınlanan haberler neden olmaktadır.


Yukarıdaki linke tıkladığınızda Sivasmit.com sitesinde, Mehmet Bakır imzalı kaynak habere ulaşabilirsiniz.

Mehmet Bakır’ın “özel haber” formatında yazdığı bu haberle ilgili kendisine sorulması gereken ilk soru şu: Erkek erkeğe ilişkiye girmenin nesi bu kadar şoke etti de o başlığı koyma gereği hissetti? Merak ediyoruz. Keza yukarıda değiştirmeden alıntıladığım bu başlıkla ilgili olarak çoğumuz, erkek erkeğe ilişkiye girmekten öte kendisinin noktalama hataları karşısında şaşkınlık içinde kalmış durumdayız. Yaşadığı “şok”tan ötürü bu noktalama hatalarını yapmış olabileceğinden endişe ediyoruz. Eğer böyleyse kendisine erkek erkeğe ilişki yaşamanın en az kadın-erkek ya da kadın-kadın şeklindeki ilişkiler kadar normal olduğunu söylemek isteriz.

Asıl mesele bu değil de dil bilgisi ile ilgili sorunları varsa, biz onun yaptığı gibi ötekileştirme yapmayı tercih etmeyeceğimizi belirtmek isteriz (ki bu hatalarla habercilik yapmasına şoke olan çok insan olabilir). Biz yazdığı haberlerin editoryal anlamda düzenlenmesi için kendisine yardımcı olabilir ya da balık tutmayı öğretme felsefesi ile dil bilgisi kuralları konusunda bilgilerimizi kendisiyle paylaşabiliriz.

Habercilik konusunda da bildiklerimiz var ayrıca. Temel kural 5N 1K’dan ibarettir: "ne? ne zaman? nerede? nasıl? neden? kim?”

Yaptığı haberle ilgili bu çerçevede sorulabilecek sorular:

“30 kişiden ayrılıp jandarmaya ihbarda bulunan kişi NEDEN ihbar etmiş?”

“Bu 30 kişinin gözaltına alınmasının nedeni NEdir? Grup seks mi, yoksa kanunlara aykırı başka bir şey mi?”

“Gözaltına alınan kişilerin 6’sının NEDEN tutuklandığını, diğerlerinin NEDEN serbest bırakıldığını açıklayabilir misiniz?”

“Erkek erkeğe ya da grup olarak seks yapmak NASIL suç olarak adlandırılabiliyor?”

Bu sorular böylece sürüp gidecek. Bu soruları Mehmet Bakır başta olmak üzere, kopyala-yapıştır haberciliğini ilke edinmiş diğer “büyük” gazetelerde yer alan gazetecilere ve yayın yönetmenlerine de sormak gerekir elbette.

NOT: Bizim burada sorguladığımız asıl konu, eşcinsel ilişkilerin “tukaka” olarak gösterilmesi ve eşcinsellerin ötekileştirilmeleridir. Tecavüz, çocuk pornosu gibi konulara olumlu anlamlar yüklemeye çalışmıyor, biz de bu konulara karşı çıkıyoruz. Bu yazıya ya da başka yazılara bu tip yorumlar/yanıtlar yazmayınız.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Queer as Folk


Birbirinden farklı karakterlere sahip eşcinsellerin yaşamları ve toplumsal anlamda “maruz kaldıkları” olaylar hakkındaki bu diziyi sonunda izledim ve sizlerle paylaşmak istedim. 2000-2005 yılları arasında yayınlanmış. Buna rağmen internet kullanımı ve ülkemizdeki televizyonculuk anlayışının ve kurallarının getirdiği bazı nedenlere bireysel etkenler de eklenince bayağı rötarda kaldığım kesin. Ancak bu konuda benden daha beter konumda olanların varlığını bildiğim için burada yorumlamak (en azından buna çalışmak) iyi olacaktır.

5 sezon boyunca yayınlanan dizinin ilk bölümünden son bölümüne kadar duygularının çok geniş bir yelpazeye yayılabileceğini söyleyebilirim. Bu beş sezon boyunca bir bölümde kendinize yakın hissettiğiniz bir karakterin birkaç bölüm sonra nefret edeceğiniz bir kişiliğe bürünmesi ya da pek de hazzetmediğiniz birinin ne kadar değişik bir içeriğe sahip olabildiğini görebilirsiniz. Seks düşkünü-gizli duygusal Brian, bazen gereğinden fazla arkadaş Michael, gözümüzün önünde büyüyen kararsız Justin, iyi yürekli kraliçe Emmett ve özgüveni eksik Ted. Ayrıca lezbiyen çiftimiz Lindsay ve Melanie’i ve Michael’in annesi Debbie’yi de unutmamak gerekir.

Bu ana karakterler etrafında eşcinsellerin yaşayabileceği hemen her konu dizide işlenmiş: Cinselliğe bakış açısı, AIDS, nefret suçları, eşcinsellere yönelik siyasetler, eşcinsel aşk aklıma ilk gelenler. Ancak bazı konuların dozajının fazlaca abartıldığını söylemek de mümkün.

Dizimiz, bütün bunların dışında döneminde müzikleri ile de epey dikkatleri toplamış. İzlerseniz eğer sizlerin de dizi haricinde müziklerinin gerçekten hoş nüanslar içerdiğine hak vereceğinizi düşünüyorum.

Spoiler yorum olmaması için çok çabaladığımın altını çizmek isterim :)

Diziden dipnotlar:

- Orjinali İngiliz olan dizinin popülaritesi ABD-Kanada ortak yapımı olan versiyonuyla gelmiştir.
- Dizi oyuncularının çoğunun heteroseksüel olması, sahneleri gördükçe şaşırtacak bir olgudur.
- Zamanında Digitürk’te yayınlanmış ancak kısa süre sonra yayından kaldırılmıştır.
- EkşiSözlük yazarlarından velouria’nın 19. yorum olarak şurada yazdığı entry mutlaka okunmalıdır.
- Diziyi buradan izleyebilirsiniz.
- Aşağıda paylaştığım video, sanırım akılda en çok kalan sahnelerden biridir.

16 Nisan 2013 Salı

Tarlabaşı Gay Club Konsepti: Ekoo Club

NOT: Mekan el değiştirmiş ve Cheeky Club olarak hayatına devam etmektedir. Şu an mekanın aşağıda yazılanlardan çok şurada bahsedilenlerle alakası bulunmaktadır.

İstanbul’daki eşcinsel mekanların bolluğu bizim sandığımızdan da fazlaymış ve benim gibi biri için bile “hala” yeni yerler keşfetmek gerçekten şaşırtıcı. Bu sefer ki durağımız bir süre önce ziyaret ettiğim Ekoo Club.

Kendi internet sitelerinde yer alan haliyle Taksim Meydanı, Çiçekçilerin karşısı, Catroon Otel yanı olarak size tarif edebilirim. Küçük bir kapıdan girip küçücük bir vestiyere (5 TL karşılığı) ceketinizi bıraktıktan sonra içeriye adım atabilirsiniz.

Hemen girişte DJ “kabinini” göreceğiniz için içeride neler olduğuna dair müziklerden başlamak sanırım iyi olacaktır. Mekan sahibinin “popüler müzikler işte” diye alelade geçiştirdiği bu konuyu tamamen şahsi bir fikir olduğunun altını çizip daha farklı bir şekilde tanımlamayı tercih ediyorum: Son yıllarda moda olan “Apaçi” stili ile tekno müziğin bir araya getirilmesi ve mixlenmesiyle elde edilen popüler müzikler… Müzik elbette zevke bağlı bir konu ve bu mekanın ziyaretçileri gördüğüm kadarıyla hallerinden oldukça memnun görünüyorlardı. Ama kelimelerle genel olarak yapmaya çalıştığım tanımlamanın bire bir örneklerini görmek ya da burada yazdıklarımın doğruluğunu tartmak isterseniz mekanı ziyaret edebilirsiniz.

Müzikle beraber eğlenen kişilerin yapısı Tekyön kadar olmasa da karışık: Genel olarak Crossdresser’lar(CD), bear’lar, CD olmamakla beraber feminen kişiler ve kabaca kırolar şeklinde tabir edebilirim.


Uzun ince koridor şeklindeki club’ın asma katından dolayı tavanı oldukça basık. Biraz uzun boyluysanız eğilmek zorunda kalabilirsiniz. Koridor kısmının her iki tarafında (giriş ve en dip bölümler) iki küçük dans alanı bulunuyor. Asma katında ise (sadece merdivenden göz atma imkanım oldu) oturup dinlenebileceğiniz ve istiyorsanız başka haltlar karıştırabileceğiniz masalar var.

Tarif etmeye çalıştığım mekanın tamamının, esasında ortak bir noktası var: Havasızlık. Havalandırma sistemi olmayan (ya da oldukça yetersiz kalan) Ekoo’da, bunun üzerine alkol, ter ve diğer etkiler eklendiğinde muhtemelen nefes almak istemeyeceksiniz. Kaldığım kısa zaman diliminde çoğunlukla giriş kapısının dibinde kalmamın nedenini ancak bu biçimde açıklayabiliyorum. Giriş kapısından adım attığınızda (sigara için olabilir mesela) hemen cadde kaldırımına çıkıp trafikteki yolculara göz kırpma imkanına da sahipsiniz!

İçki için pek değişik bir yorumda bulunamıyorum çünkü tamamını içemedim (Votka 17 TL). Bunda votkadan öte dinlediğim müziğin ve içerideki havasızlığın neden olduğunu düşünüyorum. Servis elemanları hakkında pek fazla bir fikir de beyan edemiyorum çünkü kimler olduklarını çok da kestirebilmiş değilim. İçeride dolanan birkaç kişinin garson olması ya da arayış içindeki tiplerden olması mümkün olduğu için içkimi doğrudan barmenden aldım.

Mekanların çoğu için sizlerle paylaştığım gibi Ekoo Club için de WC hakkında birkaç yorumum olacak elbette. Alt katta (tam olarak kat sayılmaz) yer alan tuvaletler pek temiz görünmüyordu. Açıkçası elimi pipim :) dışında hiçbir şeye sürmek istemedim. Ama (giderseniz eğer) yine de bahşiş vermeyi ihmal etmeyin.

Sonuç olarak eşcinsel mekanların varlığı bizi mutlu etse de bu mekanların içerik ve sundukları hizmetin biraz daha yukarıya taşınması gerektiğini düşünmeden edemiyorum. Buradan da patronlara/işletmecilere eğri oturup doğru konuşmanın zamanının geldiğini söylemeden geçemiyorum. Özellikle İstanbul için.

Mekanın internet sitesi: http://ekooclub.net

İyi eğlenceler.

8 Nisan 2013 Pazartesi

İkon musun, kurban mı?



İncir yaprağıyla başlayan giyinme mevzusu günümüzde artık insanların statülerini, hayata bakış açılarını, kültürlerini yansıtan ve hatta haldır haldır çalışmasının yegane sebeplerinden biri haline gelmiş durumda ve yüzyıllardır tartışma konusu. Konu incir yaprağıyla kalmamış, kürküne göre itibar gören Nasrettin Hoca’yı bile çileden çıkartmış, giderek büyümüş; devletleri, dinleri ve tüm otoriteleri üzerinde kural koymaya kadar götürmüş.  Renkler, desen, kumaş, kesim, dikişler, model, moda, akım, kültür vs onlarca değişken de işin içine girince bir sürü yeni kavramlar doğmuştur.

Bunlardan birisi de herkesin peşinde koşturduğu moda. Peşinde koşturduğumuz o şey bizi vezir de edebilir, rezil  de.  Moda ikonluğu (vezir) ile moda kurbanı (rezil) olmak arasında çok ince bir çizgi yok aslında. Sadece bedeninizi, ölçülerinizi, hatlarınızı kısaca kendinizi ve haddinizi bilmeniz yeterli. Ama insanın doğasında vardır görüp özenmek ve aynısına sahip olmak hırsı. Hepimiz modellerin ya da model ölçülerindeki insanların üzerinde görüp beğendiklerimizi giyince bize de yakışacağını zannederiz. Çıtı-pıtı Japonlardan dünyaya yayılan geyikli tayt diye tabir edilen  taytları klasik Türk kızı giyince geyiklerin çözünürlüğünün düşmesi ve gergedana dönmesi had bilmezliğin en son örneklerinden.

Modayı en çok takip eden en renkli kesim olarak bizim içimizde moda kurbanlarının nispeten çok fazla olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü hetero adam giyer fitilli kadife pantolonu üzerine de bir gömlek. Dikkat çekmediği için ne moda ikonu ne de modaya kurban olacak bir tarafı yoktur. Ama sen renkli giyinmeyi, dikkat çekmeyi sevdiğin için moda kurbanı olma tehlikesine daha açıksın. Hayatının her alanı gibi giyinme konusunda da ekstra özen göstermek zorundasın. 

Vıcık vıcık kremalarla yapay tatlandırıcılar ve renklendiricilerle tıka basa dolu o çok ünlü markanın kahvesi ağzının kenarından aka aka Nişantaşı'nda yürürken ya da  dergilerde,  kataloglarda gördüğün tiplerin üzerindeki kıyafetler ne kadar para dökersen dök, sana da yakışmayabilir. Önce o kalori bombası kahveyi bir atıver elinden. Yeri gelmişken  ay ne kahve sever bir milletmişiz meğer! Sadece Cevahir AVM ve civarında bir zincir kahve markasının 4 tane şubesini saydım. Bu kadar kafein manyaklarıyla kahvenin anavatanı Etiyopya'nın abad olması gerekmez miydi? Bu işin içinde de bir orospuluk var ama geçiyorum şimdilik.

Moda kurbanlarına en güzel örnekler şu kısa paçalı pantolonlar, renkli çinolar ve skinny tabir edilen paçaya doğru iyice daralan pantolonlarda görüyorum. 30 cm’lik bacaklarla kısa paçalı giyersen zaten kısa olan bacak boyun daha da kısa görünür. Ya da değirmen tekeri gibi götle renkli çinolara girmeye çalışırsan, zaten alanı itibariyle dikkat çeken götün, ışıklı trafik dubaları gibi hepten ortaya dökülüverir de çevreye verdiğin rahatsızlık nedeniyle kamu davasına maruz kalabilirsin :) Hele o ceylan bacaklarla giyilen skinny pantolonlar! Su içerken eziyet çeken zürafa gibi. Ay ne ezdim, ne ezdim!  Hele hele   Zara’nın üstü olsa paçası olmayan, paçası olsa götü tutmayan, normal ölçülerdeki kişilere bile zor uyan,  zaten tuhaf kesimli pantolonuna ağlamaklı gözlerle kabinde tepine tepine  girmeye çalışmalar falan gerçekten üzücü bir durum. Ama Nişantaşı’ndaki çocuğa olduydu :( Olduydu da adamın iki lopu senin bir lopundan da küçük.

Ya da yaşına başına, ağı düşmüş kıçına, ağarmış saçına, segmentine bakmadan Bershka, Topman, Pull&Bear gibi teenage markaları taşımaya çalışmak.  Adam kırkına merdiven dayamış, Mickey Mouse baskılı t-shirt giymiş.  Cesaretinize hayranım bayım! Bir de o transparan t-shirtlerin, içi görülen ince trikoların deliklerinden fışkıran vücut kılları… Ya da Bağcılar’da oturup da Etiler’in bile kaldırmakta zorlanacağı tarzda giyilen pullu- taşlı, simli, derin V yaka t-shirtler... Neresinden tutsan eline geliyor. Bakın burada demografik, kültürel ve çevresel farklı faktörler de devreye giriyor modada.

Allahım ne çektiniz siz bu modanın elinden bee! Ya da moda ne çekti sizin elinizden. Dediğim gibi modada haddini bileceksin, fiziksel (beden ölçülerin), biyolojik (yaş) rakamlarını dikkate alacaksın.

Ayrıca yabancı markaların Türk ırkının fiziksel özelliklerini (saymama gerek var mı bilmem ama) dikkate almadan, menşei oldukları ülkenin kalıplarında üretim ve satış  yapmaları da ayrı bir eziyet. H&M ve Zara bunun en kötü örneklerinden. 

Diğer taraftan, alışveriş siteleri  de delirtti bu milleti. Her sitede ölçüleri  Türk nüfusunun sadece %5-10 kadarının sahip olduğu harika ölçülerdeki modelleri kullanıp özendiriyorlar insanı. Zaten internetten alışveriş yapan adam AVM’leri bile gezmeye üşenen ve haliyle bilgisayar başında oturmaktan patatese bağlamış koca kıçlı biri olacağı için evdeki hesap çarşıya uymayıp  kargo iadelerinde patlama yaşanacaktır. Koy sen siteye üstlerden basık ekvatordan çıkık, bel basen almış yürümüş bir tip. Bak bakalım satışlar  patlıyor mu patlamıyor mu, hem de hiç iadesiz :) 

Mutlaka hepimizin bilerek ya da bilmeyerek maruz kaldığı "çakma" konusuna gelince gidip Beyoğlu pasajından timsahı ING Bankasının sevimsiz aslanı gibi eğri büğrü bir Lacoste alırsanız istersen Louis Vuitton’dan 2500 USD’lik çantayla dolaşın, timsaha kurban gider güzelim çanta. Ya da adam bir Nike giyiyor, Nike’ ın bile haberi yok öyle bir modeli olduğundan :) Fake ürün kumaş kalitesinden, dikişlerinden, renklerindeki aşırılık ya da tam tersi baygınlıktan, amblemindeki hatların net olmayışından vs gibi birçok eksikliğinden anlaşılmaktadır. Hele de gerçek takipçileri tarafından.  

Yahu nedir bu marka ısrarı? Varsa paran bastır al, yoksa da markasız ama düz bir şey giy kıçına. Kimse seni ay markasız t-shirt giymiş diye ezmez ama çakma t-shirt giymiş diye ezebilir :)

Son olarak giydiğinizi yakıştırmak adına duruşunuzu, postürünüzü  değiştirecek bir önerim var. Evet!  Kıçımızı kaldırıp biraz spor yapıyoruz. Koça kıçlıların çoğunlukla yaşadığı  Amerikalıların kendi içlerinde çelişseler de söyledikleri güzel bir söz var: No pain, no gain.  İlla ki haldır huldur pahalı spor salonlarına gidip yardırın demiyoruz. Kendi vücut ağırlığınızla ya da birkaç temel aletle evde çok düzgün bir duruş ve fit bir vücut sahibi olabilirsiniz. İnternette araştırarak bu konuda fikir sahibi olabilirsiniz.

En son olarak modada sosyal bilinçli de olmak lazım. Bu konuda markaları organik üretime ve çevreye daha saygılı olmaya zorlayabiliriz. Örneğin kaz tüyü ile ilgili bir video dolaşıyor sosyal medyada. Bulursanız ve mideniz kaldırırsa izleyin. Zira ben bir aydır etkisinden kurtulamadım. Bir de şu linkte yer alan Greenpeace araştırmasını da okumanızı tavsiye ederim. http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=12741

Moda, giyim-kuşam, giydiğini yakıştırma, üzerinde daha neler yazılır  aslında. Alın elinize kahvenizi (hadi o vıcık vıcık olandan alın izin verdim :)),  herhangi bir AVM’nin bir köşesinden insanları izleyin. İnanın çok zevkli. Hem moda duygunuz gelişecek, hem kendi hatalarınızı da  fark edeceksiniz. Sosyal ve bilinçli bir moda takipçisi olmanız, modaya kurban gitmemeniz ve modaya bazı şeyleri kurban etmemeniz dileklerimle.


18 Mart 2013 Pazartesi

Milk... Harvey Milk...


1970’lerde bir adam: Harvey Milk. Bu adam o dönem günümüz Türkiyesi şartlarında olan ABD’nde öyle şeyler yapmıştır ki bugünlerde adına özel bir gün ile eşcinsel kutlama günü yapılmaktadır. Hem adamın yaptıkları hem de film hakkındaki genel bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz (hem de filme :))

Bu filmi izlerken sanırım biraz duygusal bir modum vardı ki adamın yaptığı politik işlerden çok kişisel ilişkileri ile ilgilendim ve onlarla gülümseyip onlarla hüzünlendim (Not: Aktivist tarafları pas geçtiğim anlamına gelmiyor bu). 40 yaşındaki bir adamın hayatındaki boğuculuğun ötesine geçebilmek için metroda durdurduğu biriyle tanışması, o gece bir şeyleri paylaşması ve “Hadi buradan kaçalım?” tümcesiyle kendini onunla birlikte San Francisco’da bulmasının bende yarattığı heyecanı düşünemezsiniz bile.

Spoiler (detay) vermekten kaçınmaya çalıştığım için devamını anlatamıyorum maalesef :( Filmin tadı kaçmasın.

Film için hangi yorumu okursanız okuyun benim de özetle bahsedeceğim üç temel yorumla karşılaşırsınız:

Sean Penn gerçekten harika bir oyuncudur. Zaten bu filmde gösterdiği performansla 2008 yılının En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını almıştır.

Gus Van Sant da bu filmde iyi bir iş ortaya çıkarmıştır.

James Franco gerçekten çok yakışıklıdır, seksidir, sempatiktir, tatlıdır, gülüşü muhteşemdir, bıyık ona çok yakışmıştır :) Neyse bu kadar yazmak yerine fotoğrafını paylaşmak daha iyi :)


Filmden akılda kalanlar:

“Ben Harvey Milk. Sizi örgütlemek istiyorum”

“Eğer ki kafama bir kursun sıkılırsa, bırakın bu kurşun kapılar ardında saklanan eşcinsellerin kapılarını kırıp geçsin”


İyi seyirler :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...