26 Şubat 2013 Salı

Benim Çocuğum



Hafta sonu ifistanbul sayesinde muhteşem bir belgesel izledim: Benim Çocuğum. Filmin yapabilecekleri, sosyal etkileri, içeriği gibi birçok konuda yorumlar yazıldı zaten. Kısa bir yorum da ben yazmak istedim; ağdalı-şatafatlı cümleler olmadan.

Öncelikle filme gitmeden öğrendiğim ama film sonrası söyleşide de dile getirilen Kültür Bakanlığı konusunu tekrar açmak istiyorum. Bu yıl “aile” filmlerini destekleyen bakanlığın Benim Çocuğum’a “hayır” yanıtını vermesine mantık çerçevesinde bir açıklama bulamıyorum. Fıkra gibi geliyor sadece. Sanki LGBTT çocukları ile yaşadıklarını dillendiren anne-babalarımızın, bir aile bütünlüğü oluşturmak için bunları yapmamış gibi. Sanki onlar diğer aileler gibi çocukları için savaşmıyorlarmış gibi. Hem de sadece kendi çocukları için değil harekete geçmemişler gibi. İşte tam da desteklememiz gereken film demek yerine, filmin varoluşunu neden göstererek destek vermeme kararını yine kınıyorum. Ve yine sadece “yazık!” diyebiliyorum şu noktada, içtenlikle.

Filme gelirsek, onu bir film gibi değil; arkadaşlarınızın annesi-babası ile sohbet ediyor gibi değerlendirin derim. Zaman zaman beraber gülümseyebildiğiniz, bazen de kalkıp hüzünle sarılmak isteyebileceğiniz hikayeleri var size anlatacak; belki de sizin yaşadıklarınız gibi.

Eğer ailenize ya da bir başka yakınınıza açılmışsanız/açılmak zorunda kalmışsanız, kendinizi en güzel ifade edebilmenizin yollarından birini de hazırladıklarını göreceksiniz. Onlar karşıdaki kişiler anlamak istemese de gayet güzel anlatıyorlar. Çünkü “sizinkilerin” içinde barındırdığı bazı engelleri LİSTAG Aileleri de yaşamışlar ve “el-alemi değil; çocuğumu tercih ettim” diyerek bu filmi yapmışlar. Gerçekten heyecan verici.

Esasında yazmak istediğim çok şey var ama ben bunları okumaktan ziyade izlemenizin daha keyifli olacağını düşünüyorum. 

22 Şubat 2013 Cuma

Kraliçe Fabrika’da hapsedilmiş


Bazen bazı şeyleri anlamakta gerçekten güçlük çekiyoruz. Sorduğumuz sorular felsefe dünyasının insanlık adına yanıt aradıklarından çok farklı. Dünyanın bir kısmının (şanslı kesim diyelim) çoktan kafalardaki örümcek ağlarından arındığı ama bizimki gibi ülkelerin tek dertleri buymuş gibi davrandığı konular işte. “Yazık” diye iç geçirmekten öte bir şey gelmiyor mu elimizden, yoksa gerçekten yapacağımız her şey boşa mı bilmiyorum.

O sorulardan bir tanesi bu akşam kafama takıldı ve aldığım yanıt beni biraz kızdırdı, biraz hüzünlendirdi. Magazin dünyasını gözümüze gözümüze sokmak için gece gündüz çalışan gazetecilerimizin 2008 yılında yaptığı bir haber vardı: “Hande Yener gay ikonu oynayacak!” Bizim için değerli olansa Hande Yener’in oynamasından öte, bizi ve yaşadıklarımızı gözler önüne serebilecek bir film olması umuduydu. Bahsi geçen film bildiğiniz üzere “Kraliçe Fabrika’da”

Vizyona girdi-girecek diye beklerken üzerinden yaklaşık 5 yıl geçmiş ve internetten öğrenebildiğim kadarıyla bir-iki film festivali dışında da gösterimi yapılmamış. Biraz daha sayfalar arasında gezindiğimde Kültür Bakanlığı’nın sansürü nedeniyle ya da bütçe yetersizliğinden gün yüzüne çıkmadığı sonucuna gecikmeli de olsa ulaştım.  

Her iki durumda da nasıl bir yönetim anlayışı ile karşı karşıya olduğumuz ortada. Kültür Bakanlığımız içinde bizim de ödediğimiz vergilerle en absürt filmlere izin veriyorken ve hatta bütçe desteği sağlıyorken, birkaç at gözlüklünün bizi yok sayarak aldığı karar(lar)ı kınıyoruz. Olması gerekenin filmi sansürlemek değil, hem bütçe hem de diğer bütün konularda desteklenmesi gerektiğini biliyoruz.


Başbakanının sanatı “ucube” diye adlandırdığı, basınımızın sansürden çok Hande Yener’in filmde oynayışı ile ilgili haber yaptığı, vizyonda en çok izlenilenlerin Recep İvedik gibi zırvalıklar olduğu, her yeni gün romanların-şiirlerin-heykellerin-filmlerin ve daha bir sürü şeyin sansürlendiği haberlerinin okunduğu bir ülkede bizim mi beklentilerimiz çok yüksek anlayamıyorum. Artık pek anlamak da istemiyorum. Ben sadece Kraliçe’nin ve daha nicelerinin fabrikadaki tozlu raflardan gün yüzüne çıkmasını istiyorum.

Sansürsüz bir ülkenin vatandaşları olabilmek dilekleriyle...




15 Şubat 2013 Cuma

MİM: O Gay, Ben de!


Zaman zaman karşılaştığım ama merak edip araştırmadığım bir konu başıma gelince bu zincire dahil olmak gerektiğini düşündüm. “O Gay Ben de” çekinmeden beni MİMlemiş, sağolsun. Ben de “bu MİM ne ola ki?” sorumla ve Google’ın yardımlarıyla kendisine literatüre uygun biçimde yanıt vermek istedim. Söylediğine göre ilkler unutulmazmış. :)

Buyurun buradan devam edelim ve sorulara verdiğim yanıtlara dilerseniz bir göz gezdirin. Elimden geldiğince samimi davranmaya çalıştım.

1. Blog yazmaya neden başladınız?

“Özetlemek gerekirse bir tırtılın aynada baktığı mutsuz yüz ifadesinden yola çıkarak kendi kozasında kelebeğe dönüşürken aldığı notları okumak isterseniz...”

İlk blog yazmaya karar verdiğimde yazdığım kısa bir yazıda bu sorunun yanıtını vermeye çalışmışım esasında. Orada yazılanlardan bir cümle yukarıda sizinle paylaştığım. Sonra, yıllar geçtikçe en iyi bildiğim şeylerden birinin eşcinsel yaşam olduğunu ve bununla ilgili bazı deneyimleri (mekanlar ya da eşcinsellikle özdeşleşmiş diğer konular) paylaşmanın keyifli olacağını düşündüm ve sonuçları daha iyi oldu.

Google vb üzerinden arama yaparak bloga ulaşan kişilerin eşcinselliğe daha farklı bir açıdan bakabilmelerini sağlamaya çalışıyorum kendi çapımda. Kendisini yeni keşfeden birisinin arkadaş ortamından öğrenebileceği bazı şeyleri ona blog üzerinden anlatmak, bir nevi görünmeyen bir arkadaşlık bağının oluşması da hoşuma giden tarafları.

Temelinde ayrı ayrı eşcinsel bireyler olarak bireysel mutluluktan tümümüzün mutluluğuna/huzuruna katkıda bulunma niteliğini de söylemem gerekir.

2. Adını seviyor musunuz? Sevmiyorsanız ne olsun isterdiniz?

İsmimi seviyorum evet. Küçükken bir harf farklı olmasını isterdim nedense, esasında tek bir ses farkını o kadar önemli bulmuyorum şu anda :) Burada eklenmesi gereken bir dipnot: Soyadımı daha çok seviyorum :)

3. Asla yapmam dediğiniz bir şey var mı? Varsa nedir?

Bir kadınla evlenmek. İçinde bulunduğumuz toplum nedeniyle maskesiz gezebildiğim alanın çok kısıtlı olduğunu düşünüyorum. Bu maskeleri en mahrem alanım olan evime, yatağıma taşıma düşüncesi beni yoruyor.

Bundan daha önemlisi (her ne kadar bir genç kıza hayallerinin evliliğini gaylerin, heteroseksuellerden daha iyi yaşatabileceğini düşünsem de) bir genç kızın yaşamını tümünden etkileyecek bir yalanı söylemek, ikiyüzlü davranmak ve bencilce hareket etmek gibi geliyor bana.

4. Dünya'da en çok görmek istediğiniz yer neresi?

80 günde devr-i alem yapmak istiyorum ama şu anki şartlarda pek mümkün görülmüyor. Tahran, Paris, Roma sayabileceklerim arasında.

5. Sizi en çok ne mutlu eder?

AŞK :) ve beklenmedik ama güzel sürprizler…

6. Fırsatınız olsa en çok kiminle tanışmak istersiniz?

Daha önceleri tanışmak istediğim biri vardı ve benim için “acı” sayılabilecek bir deneyimle tanıştım kendisiyle (ünlü biri değil :))

7. Hayatta ki amaçlarınıza yavaş yavaş ulaşabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Hayatı ertelemeyi sevmesem de sürekli ertelediğimi fark ettim bu blogtan önce. İstediklerimi yavaş yavaş yapıyorum ama ilerlemem gereken yol biraz daha var.

8. Hangi burçsunuz? Burçlara inanır mısınız?

Balık. Astrolojiye inanmaktan öte enerjilere inanıyorum ve burçlar da bunun bir parçası. Ama her yazılan çıkar diye bir şey yok, farkındayım :)

9. Bir arkadaşınız ne yaparsa affetmezsiniz?

Düşüncesizliğe çok kızıyorum ama affedemem diyemem. Çözüme kavuşturulmuş konuların tekrarlaması benim hoşuma gitmez ve tek seferde olmasa da belirli bir süreçte bağı koparabilir.

10. Sıcak havalar mı, yağmurlu havalar mı?

Sıcak havalar… Kartopu oynamaktan bile hoşlanmayan bir yapım var. Kat kat giyinmeyi de sevmiyorum. Sıcak havalarda sahilde, çimenlerde oturmak-yatmak süper olmaz mı?

11. Takıntılı olduğunuz şeyler var mı, varsa neler?

Var sanırım :) ama temizlik ya da simetri gibi şeyler değil. Şudur-budur diye sayamıyorum şimdilik.

Hakkımdaki 11 gerçek varmış bir de :)

- Sexomnia hastalığı var bende. :s Masum bir hastalık :)
- Eski sevgililerimin hepsini ayrı ayrı hala seviyorum; her ne kadar çoğu benle görüşmek istemese de. :s
- Hafızam bazen çok iyi, bazen çok kötüdür. :s Bazen 1 night stand görüşüp sevişip sonradan hatırlamadıklarım oluyor; bazen de öylesine söylenmiş bir cümleyi bile hatırlayabiliyorum.
- Haklı olduğum konularda bile, ses tonumu ve tepkilerimi ayarlayamadığım için haksız konuma düşebiliyorum.
- Aldatıldım mı bilmiyorum ama iki kere o hatayı yapıp aldatım; resmen aptallık ettim.
- Sigarayı bırakmak istiyorum.
- Eleştirmeyi çok sever, eleştirilmekten nefret ederim. :s
- Sanırım gay egosu dedikleri şeyden bende bol miktarda var.
- Bazen çok fazla ve gereksiz konuşuyorum.
- Yukarıda bahsi geçmişti biraz ama yağmurlu, kapalı ve kasvetli havalarda evden dışarıya çıkmamak için elimden geleni yaparım.
- Yeniden dünyaya gelsem, bütün olumsuzluklara rağmen yine gay olmak isterim :)

İtiraf etmem gerekir ki en çok burası beni zorladı :) MİMleme konusunda çok yeni olduğum için sizi birilerine yönlendirmekte de zorlanıyorum, affınıza sığınarak bu zincirin son halkası olmayı tercih ediyorum. 

13 Şubat 2013 Çarşamba

Je t'aime



Sıradan günlerden biriydi onun için. İstanbul’un kış mevsiminde sergilediği histerik kadın kadar kararsız ama bir çocuğun oyunu gibi yaklaştıkça sıcak, uzaklaştıkça soğuk olan günlerden biri işte. Hafta içi her gün sabah 9’da olduğu gibi işyerine varmış ve masasına yerleşmişti. Raporlardaki rakamların Matrix sahnelerinden farksız, karşısındaki ekranda akıp gittiğini izliyor; boş kalan hücrelere yeni yeni rakamları hapsederek zamanın geçişine kulak asmamanın “şahane” keyfini sürüyordu. Açık ofis alanının sınırlarını sonuna kadar zorluyor, kafasındaki kulaklıkta son ses çalan müzik için karşısındaki yöneticisinin bir uyarıda bulunup bulunmayacağına dair tahminler yürütüyordu. Üçüncü şarkıya gelmesine rağmen işle ilgili sorular dışında müziğine laf eden olmamıştı.

İçindeki üç-beş şarkı dışında herhangi bir fikri olmadan kafasının içi kadar karışık müzik klasörlerinden birisi için “tümünü yürüt” komutunu vermişti. Ağırlıklı elektronik olan müziğin ritmine başını ve ayaklarını uydurmadan yapamazdı. Sonra birden o şarkı hem bedeninin hem de ruhunun ritmini kesip geçti: Je t'aime

Şarkının adı dışında sözlerinin anlamı hakkında tek bir fikri yoktu ama donakaldı. Bu listede olmaması gereken şarkıyı duyduğunda, hayatında olmaması gerektiğine karar verdiği Alain’u hatırladı. Dayanamadı.

Bir yıl süren ilişkisinin bitişine temel hazırlayan kişiydi Alain. Beraber yaşadığı sevgilisinin yokluğunda, canının sıkılganlığını barda atabileceğini sanmış; orada da sıkılıp geri dönmek için çıkışa doğru yol aldığında salınan elinin başka bir elle buluşmasına seyirci kalmıştı. İnsan akıntısından kurtulup el ele, iki adım yana ulaştıklarında ellerin beraberliğini kıskanan dudakların başlattığı eylem, evine ulaştıklarında bütün vücutlarını sarmıştı.

Sabah olup da gün aydınlığa ulaştığında, çıkış kapısından giden bedeni Truva Atı gibi canlandırmıştı gözünde; güzel ve özel. Truva Atı’nın içine yerleştirdiği düşman da kendisiydi. Sağlam bir kaleymişçesine korumaya çalıştığı, hayatının büyük bir bölümünü ayırmaya çalıştığı ilişkisini yakıp yok ettiğini düşünmüştü.

Dayanamadı. Telefonunu aldı ve iki kelimeyi çok da düşünmeden yazıp gönderdi. Düşünürse kahve fallarında sıkça duyduğu “öyle mi yapsam, böyle mi yapsam deyip duruyorsun, kafan allak bullak” cümlelerini tekrar yaşatacağından korktu. Az sonra telefonunun ekranına gelen uyarı, “Seni özledim” mesajının iletildiğini haber verdi. O sadece utandı ve şarkısını tekrar dinledi: Je t'aime

2 Şubat 2013 Cumartesi

Tek eşli olmak ya da olmamak



Her ne kadar şu an “düzeyli” bir ilişkim olmasa da tek eşlilik önemlidir. Kendimden, çevremden ve bilgi deryası internetten öğrendiğim kadarıyla tek eşli olmanın analizini yapmaya çalışacağım sizlere :)

Sağlık

Psikolojiyi bir tarafa bırakıyorum çünkü samimiyet içermeyen tanışmalar, one night’lar, sohbetler bir süre sonra yıpratıcı bir hal alıyor. Zaten birçoğumuzun ailesine, arkadaşlarına ve daha birçok yerde kendi benliğini yansıtmayan (out olmaktan bahsetmiyorum) maskelerle gezdiğini düşündüğümüzde, en rahat davranabileceği yerde de rahat olamamasının size yükleyeceği psikolojik sorunları arada sırada düşünseniz iyi edersiniz. Çünkü hepiniz ayrı ayrı değerlisiniz.

Bunun yanı sıra bir de fiziksel yolla bulaşan hastalıklar var ki HIV/AIDS ile başlayıp bit-uyuz silsilesine kadar devam eden geniş bir yelpazede ürün seçenekleri sunuyor. Olabilecek hastalıkların listesine şuradan ulaşabilirsiniz. Bunların tamamı sizi fiziksel olarak etkilediği gibi psikolojik olarak da yukarıdakilere eklemeler yapıyor. Korunma yolları mevcut elbette ya da bazılarının tedavileri çok da basit olabilir ancak tek eşli olmanın bu tip ekstra sorunları bertaraf edeceği de ayrı bir gerçek.

Burada öneli bir hatırlatmayı da yapmakta fayda var:
LÜTFEN KORUNARAK İLİŞKİYE GİRİN. Küçük bir zaman diliminde alacağınız zevk, hayatınızın geri kalanını kaosa çevirmesin. Bu konuda şuradan daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.

Zaman/Para

Eminim bütün bu yazışmalara/tanışmalara hepinizin ayıracak zamanı ve parası vardır. Ancak siz yine de bütün o insanlara ayıracağınız zamanın ve enerjinin tek bir insana harcandığında neler olabileceğini bir düşünün. Onun için yemek yapmayı öğrenip yemek yapmak ya da hafta sonunda beraber küçük bir şehir kaçamağı yapmak daha keyifli olabilir. Clublarda bile elinizi sürekli tutan birisi, yeni tanışıp anlamaya çalışacağınız birilerinden daha eğlenceli olacaktır. Yaşadım, biliyorum :)

Polisiye

Bu başlığın adını tam kestiremedim ama yanınızda güven duyduğunuz birisinin varlığıyla ne olduğunu bilmediğiniz kişilerin olması arasında fark vardır. Herkes böyledir demiyorum ama ara sıra haberlerde gördüğünüz ve daha da ötesi haberlerde yer almasa da her birimizin yaşadığı-yaşayabileceği gasp-darp-yaralama-öldürme gibi bir ton değişik türde homofobi barındıran ve nefret içeren vakalar bulunuyor.  

Biliyorum birçoğumuz artık insan sarrafı olmuş durumda ve görür görmez karşısındakinin ne olduğunu çözebiliyor. Ama siz gene de türlü türlü risklere karşı tetikte durmaktansa kafa dengi biriyle hayat kurmayı tercih edebilirsiniz sanki :)

Tek eşlilik?

Tabi ki “doğru insan” karmaşasında yukarıdakilerin hepsi ile tek bir kişi sayesinde de karşılaşabilirsiniz. Ama siz doğru insan olduktan sonra, yeri ve zamanı geldiğinde elmanın diğer yarısı bir şekilde sizi bulacaktır. Ve bence bu, çok da zor olmayacaktır :)

Kısaca her türlü daha kaliteli bir yaşamınızın olacağı kesin. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...