10 Haziran 2013 Pazartesi

Sessiz Film

Öylece bıkkın, öylece durağan bir zaman diliminde; facebook’ta dolanırken aşağıdaki paylaşımla karşılaştım. Okuduğum yazı beni gerçekten etkiledi ve sahibinden izin alarak sizlerle paylaşmak istedim. Umarım siz de en az benim kadar beğenirsiniz.


Yavaşça asansöre bindim önden, arkadan bir çift gözün süzdüğünü hissedebiliyordum. Sırtımı dikleştirdim, dikkatli yürümeye çalıştım. Dar asansöre o da geldi. Anahtarını tuttuğu eliyle yavaşça 5. kata bastı. Anahtarın gündelik şıngırtısı aslında farklı bir kapıyı açacaktı. O sıradan bir anahtar değildi.

Etrafıma baktım, ona baktım ve sonra kendime baktım. N’apıyordum ben? Neredeydim; bu karşımdaki adam kimdi? Bu pis, eskimiş asansörde ne işim vardı? Tanımadığım birinin yanında, bilmediğim bir yerde yapmamam gereken bir şey için duruyordum. Hafifçe üzerime geldi, ürperdim. Güldü; “Asansörde olmaz” dedi. Zoraki bir şekilde gülümsedim.

Asansör durdu, içimi bir sıkıntı bastı. Adım adım nereye gittiğimi, neye gittiğimi biliyordum. Eliyle sırtıma dokundu, tekrardan ürperdim. Bu hafif dokunan el, birazdan her şeye sebep olacak olan şeydi. Bu el beni ona çekecekti. Bu üstünkörü sınırlı bir şekilde bana dokunan el, birazdan çıplak vücuduma şehvetle dokunacaktı. Bu düşünce beni huzursuz etti. Yine de “Yürü” anlamına gelen bu işaretle beraber kapıyı açtım, sağa çekildim. Asansörden çıkıp daire kapısına anahtarı yerleştirdi.

Ne düşünüyordu acaba? O da benim gibi irdeliyor muydu her anı? O da bu yabancının benim yanımda ne işi var mı diyordu; yoksa sadece arzularını mı düşünüyordu? Ne düşündüğünü bilmemek daha iyiydi belki de. Kapıyı açıp eliyle geç anlamında işaret etti. Çekingen bir şekilde, sessizce içeri girdim, ayakkabılarımı çıkardım. O çoktan içeri geçip koltuğa doğru ilerlemişti. Ne de olsa onun eviydi.

Karşı koltuğa oturdum. Yine sessizce gülümsedi “Eee, nasıl gidiyor?” dedi. “İyi, nasıl gitsin okul falan” dedim. Ne diyebilirdim ki! Bu tanımadığım adama ne anlatabilirdim, neyden dert yanabilirdim. Huzursuzluklarımdan, yalnızlıktan, sıkılmışlıktan ve diğer şeylerden söz açacak halim yoktu. Büyük olasılıkla o da bunları merak etmiyordu. Bulunma amacımız belliydi, sessizliğin anlattıkları da.

Ve ilk hamleyi o yaptı. Az önce kafamda dolaştığı gibi eliyle beni kendine çekti. İlk defa değildi ama yine de huzursuz ediciydi.

*        *        *

Lavaboya doğru yol aldım, aynaya baktım. Üstümde bir tek boxer vardı. Yüzümü yıkadım. İçerde televizyonu açmıştı. Artık gitmeliydim. Aileme söylediğim yalanların ardından hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşamamış gibi eve geri dönecek ve günün nasıl geçti sorusuna “Güzel işte eğlendik” diye geçiştirerek cevap verecektim. Daha da kötüsü eğlenceli bir günden bahsetmek olağan değildi. Şehvetin dürtüsü geçmişti ama bende hala duyarsızlık söz konusuydu.

Ruhumun bu denli duyarsızlaştığına tanık olmamıştım daha önce. Yapacağımı anladığı için en derin kuytulara gizlenmiş olsa gerek diye düşündüm. Zira ne sevgi, ne öfke, ne arzu, ne istek, ne de başka bir duygu yaşıyordum. Tamamen boşlukta, ne yaptığımı bilmeden hareket ediyordum. Yüzümü kuruladım, içeri geçtim.

"Bu kadarlık yeter, yapamıyorum" dedi. Nedenini sormadım. Bunu söylerken bir yandan kapıyı göstermesi her şeyi anlatıyordu zaten. “Peki” dedim. Lavaboya gittim, yine aynada kendime baktım. Bu sefer daha kısa bir bakmaydı çünkü gitmem gerekiyordu artık. Kıyafetlerimi giydim. Yüzünde farklı bir ifade vardı. Belli ki bir sorunu vardı. Belki de o sorunun intikamı ya da o sorundan dolayı benle irtibata geçmişti. Çağırma sebebi arzudan farklıydı, bunu biliyordum.

Acaba intikam mıydı birine karşı yoksa başka bir nedeni mi vardı? Bilmiyordum. Bilebilecek kadar samimi değildik, eminim ki o da anlatma isteğinde değildi. Birbirine dokunmuş iki yabancıydık. Birbirini tanımayan, belki bir daha görüşemeyecek iki farklı yaşantıya sahip iki yabancı… Doğru düzgün sohbet etmedik. Her şey sessizlikte oldu veya olmadı. Aslında en korkutucu olanı da buydu. Bu yüzden belki hiçbir zaman zihnimden neler geçirdiğimi bilmeyecekti ve ben de hiçbir zaman ben onun zihninden geçenleri öğrenemeyecektim. Yine de artık gitmem gerektiğini biliyordum. Ayakkabılarımı giydim. “Nasıl gideceğini biliyorsun, değil mi?” dedi, bilmediğim halde “Evet” dedim. Mutlaka bulurdum. Olmayan iletişimi daha fazla uzatmanın anlamı yoktu.

Kapı arkamdan kapandığında dışarısı soğuk geldi. Sıcaktı ama ürperdim, üşüdüm. Nereye gittiğimi bilmeden ilerliyordum. Duyarsızdım, amaçsızdım, üşüyordum. Pişman değildim ama hala ne yaptığımı, neden yaptığımı bilmiyordum. Tek bildiğim bende bıraktığı izlerdi. Sessiz bir şekilde bırakılan izler…

Durağa ulaştım. Farkında olmadan durağa gelmiştim. Öğrenciler geçti. Hiçbiri beş dakika önce nerede olduğumu bilmiyordu. Hiçbiri içimden geçirdiğim düşünceleri, karmaşık duygularımı ve hatta olmayan duygularımın nedenini bilmiyordu. Aynı daha demin yattığım adam gibi. Onun gibi bilmiyorlardı.

Otobüs geldi, bindim. Zihnim hala oradaydı, olanlar bir bir gözümün önünden geçiyordu. Beni kendini çekişi, öpmeden, ruhlar temas etmeden birlikte oluşu, ardından o televizyon izlerken, ruhsuz bir can gibi benim onu memnun etmem, gözlerime bakmaması, benim onun gözlerine bakmamam, sadece işi bitirmek… Bedenim insanlarla dolu bir otobüsteyken, zihnim hala tanımadığı yalnız bir adamın yanındaydı.

Eve vardım. Çok terlediğimi söyleyip duşa girdim. Terlediğimi söylemem ne kadar anlamsızdı halbuki. Yalan söylemenin bir belirtisiydi apaçık. Bir şey söylemeden de girebilirdim duşa ve kimse sormayacaktı. Sonra uykum olduğunu söyledim. Yattım.

Bunun üzerine düşünmeme rağmen aynı hatayı yeniden yaptım.

Uyudum, uyurken zihnimde hala çıplak, duyarsız ve ürkektim…

Eros Sore

Bu yazıyı benimle paylaştığı, paylaşmama izin verdiği; en önemlisi de bu yazıyı yazdığı için Eros’a sonsuz teşekkürler…

2 Haziran 2013 Pazar

Her yer Taksim, her yer direniş!


İstanbul’da neler oluyor biliyor musunuz? Sanmıyorum. Çünkü başbakanın “yandaş medya” diye tabir ettiği ama kendi yandaşlığını sürdüren medyadan alabileceğiniz haberler çok sınırlı. En basitinden TRT’nin yaptığı habere bakarsanız “eylemciler polise saldırdı ve polis de kendisini korudu” diye bir bilgiye ulaşırsınız. Bu da koca bir yalandan ibaret kalır.

Eğer siz de Cuma gecesi yaşananları Norveç tvsinin internet üzerindeki canlı yayınından izleyebilseydiniz polisin elindeki biber gazlarını nasıl da vahşice kullandığını görebilirdiniz. Öyle ki yere doğru atılması gereken gaz kapsüllerini insanların başlarına doğru atarak ciddi yaralanmalara neden olduklarına, insanları bırakıp hayvanlara dahi acımasızca gaz sıktıklarına da tanık olabilirdiniz. Göremediniz çünkü medyamız başbakanın tabiriyle “3-5 çapulcu terörist”e Suriye’deki olaylara gösterdikleri ilginin çok küçük bir kısmını bile doğru düzgün göster(e)medi.

Bunları sadece sosyal medyada gördüklerim üzerinden söylemiyorum elbette. Cumartesi günü Kadıköy’den kalabalıkla beraber vapura binip Başiktaş’a indiğimde Taksim’den çekilen polisin, çekilirken ellerindeki gaz bombalarını pek de tasarruf etmeden kullandıklarına şahit oldum. Maskelerimizle, bayraklarımızla, limon ve sirkelerimizle Kadıköy’de, vapurda, Beşiktaş’ta, ana yolu polis zoru nedeniyle kullanamadığımız için Maçka’da ve Taksim’de “direnişimiz” için bağırırken etrafımdakilerin 3-5 çapulcu terörist olmadığını da gördüm. Keza kendim de öyle değildim. En basitinden küfürlü bir slogan atılmaya başlandığında çoğunluğun buna katılmayıp sessiz kaldığı gerçeğini size küçük bir gösterge olarak söyleyebilirim.

Taksim’de büfeden yiyecek almaya çalışırken önceki günden atılan biber gazının etkisinin içeride hala kaldığı ve o halde gözlerimin kızarıp yaşardığını, boğazımın yandığını da size anlatabilirim. Küçücük büfenin içinde iyi havalanmadığı için saatler sonra bile o etkiyi yaşatan şeyin insanların ortasına atıldığı zamanki etkisini siz tahmin edin lütfen.

Ve bütün bu olayların hala birkaç ağaç yüzünden olduğunu düşünmeye devam edenler var. Elbette şehrin kalbindeki ağaçlar yüzünden başladı her şey. Ama bu kadar büyümesinin nedeni onlar değil. Sabahın 5‘inde zararsız eylemlerine devam eden insanlara saldıran polisin vahşice çadırları yakması. Kendini ve kendine oy verenleri düşünüp %50 oy aldım, demokrasi var yaparım diyen başbakanın pervasızlığı. Dikte edilmeye çalışılan yaşam tarzı. Bütün devlet kadrolarına adaletten yoksun bir şekilde yerleştirilen badem bıyık politikası. Atatürk düşmanlığı. Özgürlüklerimizin bir bir elimizden alınması. Tarihi-kültürel değerlerimizin bir bir otele, AVM’ye, betona dönüştürülmesi. Milli değerlerimizin tek tek yabancılara satılması. 10 yıldır ülkenin Türk-Kürt, alevi-sunni gibi bir çok nitelemelerle kutuplaştırılması. Kadınlara, eşcinsellere, Müslüman olmayanlara ve burada sayamadığım birçok kesime her türlü cefanın haklı gösterilmesi. Kısaca sürekli bamteline dokunulması ve vicdanların sürekli rahatsız edilmesi.

Şimdi bunları yapanlar gelecekte size de onlardan olmadığınız durumlarda aynılarını yapacaklar. Lütfen direnişin özüne bakınız.


NOT: Taksim’deyken gökkuşağı bayrakları ile meydanı turlayan eşcinsel gruba karşı gösterilen desteğin de bu ülkenin bizlere haklarımızı vermek için hazır olduğunun kanıtı olarak gözlemledim. Bu konuda da gerçekler, birilerinin söylediklerinden çok farklıydı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...