27 Aralık 2014 Cumartesi

Can Bonomo ile Rocco'lu Ev Oturması Blogumda Canlı Yayınlanacak!

Her zaman genç, renkli, eğlenceli ve dinamik olanların tercihi Rocco’dan Can Bonomo hayranlarına büyük sürpriz! Ev konserleri konseptiyle, canlı olarak online yayınlanacak olan “Can Bonomo ile Rocco’lu Ev Oturması”, Can Bonomo hayranlarını müziğe doyuracak…

Sıcacık ev ortamında eğlence ve müzik dolu dakikalar sunacak olan Can Bonomo ile “Rocco’lu Ev Oturması” konserlerinin ilki 28 Aralık günü saat 20:30’da gerçekleşecek. Bu benzersiz konser serisine katılmak isteyen Can Bonomo hayranlarının tek yapması gereken ise Rocco’nun Twitter, Facebook, izlesene.com ve Vine hesaplarında gerçekleşecek yarışmaları kazanmak olacak.

Can Bonomo’nun, doğal ev ortamında gerçekleştirdiği ve canlı olarak benim blogumda da izleyebileceğiniz bu konserler için sizleri bol sürprizli ve eğlenceli yarışmalar bekliyor. Can Bonomo hayranları Facebook, Twitter, izlesene.com ve Vine kanallarından duyurumu yapılacak yarışmalara katılarak ev konserlerine katılma şansına sahip olacaklar.  Son konser ise yine bu yarışmaları kazanan bir talihlinin evinde gerçekleşecek. Rocco’nun renkli ve eğlenceli dünyası, gençlerin, yeni ve yaratıcı paylaşımlarıyla daha da renklenecek, Can Bonomo’yla ev oturmaları herkese keyif verecek. “Rocco’lu Ev Oturması” konserleri serisinde Can Bonomo’nun eşsiz performanslarına canlı tanıklık edemeyecek hayranları içinse tüm konserler Rocco’nun izlesene.comFacebook hesapları ve de benim blogum üzerinden online olarak canlı yayınlanacak.

28 Aralık Pazar günü saat 20:30’da aşağıdaki ekranda konseri canlı olarak izlemek için burada buluşalım!





Bir boomads advertorial içeriğidir.

23 Aralık 2014 Salı

Homofobik Kızılay'a: AIDS heteroseksüellere de bulaşabilir


Yıllar önce askerliğimi yazıcı olarak yapmıştım. Günlerden bir gün, komutanlarımdan biri henüz 1 yaşındaki bir bebek için kan arandığını söyledi; üstelik aranan kan grubu 0 rh (-). Karşılaşacağım özel durumdan habersiz, verebileceğimi söyledim ve hastaneye gittim.

Elime hemşire tarafından tutuşturulan formu doldurmaya başladığımda hiç beklemediğim bir soruyla karşılaştım:

Son 1 yıl içinde yabancı uyruklu biriyle ya da eşcinsel bir ilişkide bulundunuz mu?” (O dönem buna benzer bir cümleydi). Konu hakkında herhangi bir bilgim yoktu ve ben yardım edeyim derken, daha kötü sonuçlara sebep olmak istemediğim için “evet” cevabını işaretledim. Sanki erkek erkeğe ilişkiye girmiş olmakla bir hata yapmışım gibi hissettim ve hatamın sonuçlarından bir bebeğin etkilenmesini istemedim. Hemşire forma baktı ve sizden kan alamayız deyip beni geri gönderdi.

Askerlikten önce yurtdışı deneyimim olduğu için konu hakkında sorulan sorulara o minvalde yanıtlar verdim. Bebeğin durumu hakkında ise bir bilgi alamadım.

Bugün ise haberlerde, aşağıdaki videoda izleyebileceğiniz homofobiden bahsediliyordu.


Kızılay Genel Başkanı Ahmet Lütfi Akar’a göre özellikle AIDS açısından risk grubu oluşturuyormuşuz. Ayrıca AIDS eşcinsel ilişki yoluyla bulaşıyormuş! Programın sunucusunun kan vermek isteyen eşcinselin, bu durumu yazmazsa ne olacağı yönündeki sorusuna da “Yazmazsa yapacak hiçbir şeyimiz yok. O analizlerde çıkar. Eşcinsel diye kanında bir şey çıkacak diye (bir şey) yok” diye devam etmiş.

“Mademki ‘en modern’ cihazlarınızla yaptığınız analizlerinizde ‘risk’ diye bahsettiğiniz durumlar açıkça ortaya çıkıyor, neden insanlara bu tip sorular soruyorsunuz?” diye devam edebilirdi söyleşiyi yapan kişi. “Çünkü AIDS sizin zannettiğiniz gibi eşcinsel hastalığı değil. Heteroseksüeller arası gerçekleşen cinsel ilişkilerde de HIV bulaşabiliyor; farkında mısınız?” diye üsteleyebilirdi mesela. Hatta “Eski Türk filmlerinden etkilenip, eşcinselliğin kan yolu ile bulaşabileceğini mi düşünüyorsunuz?” diyerek bir adım daha da ileriye gidebilirdi tabi. Elbette sunucumuz da homofobik söylemlerde başarılı olduğu için bunları yapmamış ama biz buradan bu soruları sormadan geçemiyoruz.

Hazır sormuşken, sorduklarımızı yanıtlamayı da görev biliyoruz. Homofobik olduğunuz için ve/veya eşcinselleri fişlemeyi görev bildiğiniz için bu soruları sormayı işten sayıyor olabilirsiniz mesela. AIDS’in eşcinsel hastalığı olduğunu, heteroseksüellere bulaşmadığını düşünüyor da olabilirsiniz sanırız. Hatta o da bir şey mi, eşcinselliğin bir hastalık olduğu üzerine de düşünceleriniz olabilir gibi geliyor. Eğer bunlar varsa zihninizde, maalesef bunların tümünde yanlışsınız demek boynumuzun borcu. Bahsettiğiniz bilimsel gerçekler üzerinden konuşuyoruz biz de; köhne fikirler üzerinden değil.

Ayrıca homofobik sunucunun "Normal bir kan eşcinsele oluyor mu hocam?" şeklindeki homofobik sorusuna kan veremediğimizi ama kan alabildiğimizi söyleyen Akar’a “teşekkür” de etmek istiyoruz. Bahşettiler ki kana ihtiyacımız olduğunda kendilerinden alabiliyoruz. Sanki diğerleri gibi biz vatandaşları değiliz, vergimiz ödemiyoruz ve vatandaşlık hizmetlerini alamıyoruz da, Kızılay bu konuda insani olarak bizlere özel uygulama yapıyorlar. Sağolsunlar.

Ancak bilmenizi isteriz ki o çok ihtiyacını duyduğunuz kan bağışlarına biz eşcinseller de katkıda bulunabiliriz. Bu bizim görevimiz. Sözünü ettiğiniz riskleri tespit etmek de sizin göreviniz. Yukarıda bahsettiğim yaşam deneyimimdeki gibi durumlarda bana/bize yaşattığınız şokları yaşamak istemiyoruz. Ve daha önemlisi o bebek gibi ihtiyacı olanlara yardımcı olabilmek istiyoruz.


NOT: “Bilkent Renkli Düşün!” organizatörlüğünde başlatılan ".@TurkKizilayi Kan Bağışçısı Sorgulama Formunda yer alan homofobik yasağı kaldır” başlıklı kampanyaya buradan ulaşabilir ve destek olabilirsiniz. Çünkü Akar, bu konuda bir tepkiyle karşılaşmadıklarını videoda göreceğiniz üzere “rahatlıkla” söylüyor. 

14 Aralık 2014 Pazar

Ferzan Özpetek (2): Cahil Periler

Aylar önce açılmış bir Ferzan Özpetek dosyamız vardı. Hamam filmi ile başlamıştık. Aradan geçen uzun zaman sonrasında Cahil Periler’i (Le Fate Ignoranti) tekrardan izleyebildim ve şimdi de sizler için bloglayabiliyorum.

Öncelikle filmin isminin Belçikalı ressam Rene Magritte'in Cahil Peri tablosundan geldiğini söylemek gerek. İzledikten sonra filmin adını tekrar düşünmeden edemedim. Her birimiz, birbirimizden o kadar habersiz, birbirimizin hislerine-düşüncelerine o kadar cahil kalıyoruz ve o kadar bencilce hareket ediyoruz ki; öteki yaşamlara dönüp baktığımızda şaşırmadan edemiyoruz. 

Sanırım öteki yaşamlar arasında en çok yabancılık duyulan ya da en çok bencilce yaklaşılan bizimkisi: LGBT'ler. Belki de filmin ana karakteri Antonia gibi, izleyen herkesin bu hayatları farketmesini istemiş olacak ki Ferzan Özpetek, daha önceki filmleri Hamam ve Harem Suare’ye kıyasla eşcinselliği daha ön planda tutmuş bu filmde. Konusunu alıntılayarak özetlemek gerekirse;

“Antonia ve Massimo, Roma yakınlarındaki bir sayfiyede normal hayat süren 15 yıllık evli bir çifttir. Massimo bir araba kazası sonucu hayatını kaybeder. Antonia'nın annesi Massimo'nun ofisindeki eşyaları toparlar ve Antonia'nın evine getirir. Ofisten gelen bir tablo Antonia'ya kocasının hayattayken onu aldattığını düşündürür ve bunu araştırmaya başlar. Öğrendikleri bir anda hayatını değiştirir.” (Vikipedia.com)

2001 yapımı olan bu film İtalyan başrol oyuncuları Margherita Buy (Antonia), Stefano Accorsi (Michele)’nin yanı sıra Serra Yılmaz ve Koray Candemir’i de kadrosunda bulunduruyor.  Ayrıca bilmenizi isterim ki Cahil Periler, yıllar yıllar önce-ilk izlediğim zamanlarda En güzel gay filmlerinden biri seçilmişti dünya çapında. 

Filmin görüntüleri de, diyalogları da oldukça sade yapıya sahip. Ancak içerdiği küçük küçük kesitlerle verdiği alt metinlerde kendinize birçok soru sorabilirsiniz. Film daha başlarken Yasemin Sannino’nun sessinden duyacağınız ve tek cümlelik söze sahip şarkı bile kafanızı kurcalayabilir: “Beklemeden, birdenbire yağmur yağar”. Yağmurun sizin için bereket mi yoksa felaket mi olacağı size kalmış.

Esasında film hakkında bazı bilgiler toplamak için internette gezinirken; bir saattir burada yapmaya çalıştığım şeyi birisinin bir paragrafta ne de güzel anlattığını itiraf etmem gerek. Biraz kıskanmadım değil.  O nedenle sözümü burada noktalıyor ve o paragrafı alıntılayarak kolaya kaçıyorum.

Bazen yaşam göründüğünden çok farklıdır. Sırlar taşır içinde. İnsanın hayatını alt üst edebilecek, kurduğu o muhteşem düzeni bir anda gün yüzüne çıkarabilecek tek bir şey yeter böyle durumlarda. Ölüm çoğu zaman sırlarınla gömülmek değildir aslında, ölüm o sırların başkalarının eline geçip belki de onlarda hayat bulmasıdır. Er ya da geç öğrendiğin o muhteşem sırra sahip çıkmak, saygı duymak ve dahil olmak. Ve aşkın her zaman bir kadın ile erkek arasında olmadığına derinden ama saygıyla tanık olunmasına neden olan Ferzan Özpetek filmidir.” (uludagsozluk.com)


Soğuk kış günlerinde içinizi ısıtması dileklerime :) iyi seyirler.

9 Aralık 2014 Salı

Sonra... Susarsınız...

Bazen, yarım kalır cümleleriniz. Arada yutkunur, söylemek isteseniz de söyleyemezsiniz. Gözleriniz, dudaklarınız ve hatta omuzlarınız aşağı doğru kıvrılır. Haykırmak gelse de içinizden susarsınız. Oysa söylenecek o kadar çok şey vardır ki. Susarsınız.

Ve bazen… Yarım kalır yine anlatmak istedikleriniz. Siz ağzınızı açmışken kulakların tamamen kapatıldığına şahit olursunuz; çabalarken umursanmadığınıza. Ah bi dinletebilseniz, neler neler diyeceksiniz ama sonra vazgeçersiniz. Ve susarsınız.

Bazen de yarım kalır hayalleriniz. Beraber uyumayı ve uyanmayı, beraber yaşamayı ve belki de yaşlanmayı düşlersiniz. El ele izlediğiniz bir filmdeki gibi mutlu son beklersiniz. Ama beceremezsiniz. Beceriksizmiş gibi hissedersiniz. Göğsünüz sızlar ve susarsınız.

“Bana en ufak kavgada kaybolacak adam lazım değil…” dersiniz ve cümlenin devamını getiremezsiniz. Çünkü o çoktan kaybolmuştur. Siz yine susmayı yeğlersiniz.

Ve bir daha hiç konuşmak istemezsiniz.


23 Kasım 2014 Pazar

MİM: Homofobi / Transfobi

Şimdi sevgili Exodya kendisine gelen bir mim’i karşılıksız bırakmamış ve güzel yanıtlarının devamında beni de mimlemeyi ihmal etmemiş. Sağolsun. Onun mim’ini şuradan okuyabilirsiniz.

Ama bana sorarsanız bu mim olayı daha ciddi konularda olmalı. Atarlı-giderli sevgili sorularından öte bir şeyler taşıyabilmeli ve fikir üretebilmeli. Elbette gün geçmiyor ki iyi-kötü fikirlerimizi bloglarımızda paylaşıyoruz. Düşüncelerimizi kağıda döküyoruz ama kusura bakmayın ben şunun gibi -“Bir yemeğe davetlisiniz ve önünüze tanımadığınız bir yemek konuyor. Tuhaf haline ve pek iştah açıcı görünmemesine rağmen tadına bakar mıydınız?”- soruları yanıtlamak için blog yazmıyorum (Soruyu yazan kişiyi değil, soruyu biraz garipsedim, affola).


Daha önce hiç yapıldı mı bilmiyorum ama gelin bugün yeni bir mim başlatalım. Konusu da homofobi-transfobi olsun mesela. Hepimiz karşılaşıyoruz. Uydurduğum sorulara benzeri samimiyetle yanıt verebilmeniz ümidiyle başlıyorum :)

Hiç homofobiye/transfobiye uğradınız mı?

Bu ülkede bu tür fobik davranışlara uğramamak imkansız sanıyorum. Özellikle üniversite öncesi dönemde “top” vb söylemlerle fazlaca karşı karşıya kaldım ve benim için zorlu bir süreçti.  Bir keresinde de kendi evimde gasp edilmeye çalıştım. Bıçak çekmem, polise ulaşabilmem neticesinde olay fazla büyümedi ve amaçlarına ulaşamadılar. Polise gay olduğumu söylemek zorunda kalmıştım (bakın, bir açılma hikayesi). Ne yazık ki babacan polisimiz, iyi niyetiyle ama yine homofobikçe nelerle karşılaştıklarını, gay olmanın o karşılaştıklarının yanında hiç sayılabileceğini söyleyip beni teselli etmeye çalışmıştı.

Peki, hiç homofobik/transfobik davranışlarda/söylemlerde bulundunuz mu?

Açıkçası konumum itibariyle çevremde trans arkadaşlarım pek yok. Miss Tiffany belki de tek kişi. Ona karşı fobik bir yaklaşımımın olmadığını düşünüyorum. Varsa yazsın lütfen.

Karşı tarafça homofobi olarak yorumlanabilecek ancak saygısızlığa tahammülümün olmadığı ifadelerim olmuştur. Şakalarım da olmuştur ancak bu şakalarım samimiyetine güvendiğim kişilere karşı olmuştur. Bunlar dışında “ne olursan ol insansın nihayetinde” yaklaşmaya çalışıyorum insanlara.


Bir LGBTİ tarafından homofobi/transfobi yapılabilir mi?

Belki de LGBTİ dışındakilerden daha çok LGBTİ bireyler tarafından fobik davranışlar sergilendiğini düşünüyorum. Homofobik Gayler başlığını koyduğum yazımda bunu anlatmaya çalıştım. Ancak görebildiğim örnekler oradaki yazılardan çok daha ileri boyuta taşınmış durumda. Şekil üzerinden yargılamalar, sosyal paylaşım sitelerinde hornet vs profillerini paylaşmalar, çöpçatan sitelerinde-uygulamalarında “ibne olma” başlıkları, gruplaşıp karşı grupları aşağılamalar, karşı tarafı tehdit etmek ya da dolandırmak gibi bir sürü örnek var. Sanırım önce LGBTİ bireylerin yaptığı fobik davranışlara/söylemlere karşı savaşmamız gerekiyor.

Homofobik/transfobik söylemlerle karşılaşınca ne yapıyorsun?

Yukarıda verdiğim örnek çocukluk zamanlarıydı. Şuanki durumumda bana karşı bu tür bir söylem/davranışta bulunulamaz. Bulunursa da bana yaklaşıldığı biçimde karşı tarafa yanıtını verebilirim.

Daha öncesinde ağırlıklı dindar sayılabilecek çocukluk arkadaşlarımın imam olan arkadaşımıza bu konuyla ilgili sorularına, kimsenin bunu tercih etmediği, Alllah’ın bu şekilde yarattığı, yargılamanın şirk koşmak sayılayacağı ve ileride çocuklarının da öyle olabileceğini söyledim. Bana göre normal olan ancak onlar için korku aşılama olarak açıklanabilecek bu ifadelerimin ardından konuyu kapatıp futbol konuşmayı uygun gördüler.

Lady Gaga konserindeki görüntüler için “normal değil” söylemine karşı da susmadım ve “kime göre-neye göre” yanıtlarımla karşımdakileri susturdum.

Bu örneklerin yaşandığı ortamlara karşı açık olmadığımı söylemek istiyorum. Ancak fobik söylemlerde adeta pençelerim çıkıyor olabilir. Elimden geldiğince affetmiyorum.

Ailene/arkadaşlarına açıldığında fobik durumlarla karşılaştın mı?

Aileme henüz açılmış değilim. Çünkü onlar tarafından homofobi/transfobi üretildiğine şahit olmadım. Kendi hallerindeler. İleride duruma göre brother’ıma açılma fikrim her zaman sabit.

Ancak aile konusundaki açılma kısırlığı, arkadaş konusunda oldukça bereketli bir hal alıyor. Okul arkadaşlarım, eski-yeni iş arkadaşlarımdan kendime yakın hissettiklerim arasında beni bilenler az değil. Bir de tahmin edenler var duyduğum. Gelip sormalarını bekliyorum ancak henüz bu şekilde bir ortam oluşmadı :)

Bu konudaki son sözlerin?

Bana sorarsanız fobik yaklaşımları olanların büyük çoğunluğu LGBTİ olduğu ancak kendini bastırdığı ve araştırmak yerine kendisine öğretilenleri makul bulduğu için homofobi/transfobi üretmektedir. Kendisini LGBTİ olarak tanımlamasına rağmen fobik olan bireylere ise söyleyecek sözüm yok; Allah akıl-fikir versin.

Kimleri mimlemek istersin?

Bana bu mim konusunda yaptığı son mimle harekete geçmemi sağlayan Exodya’yı tabi ki. Ayrıca mim konusunun piri O Gay Ben de’yi burada mimlemezsek olmaz. Samimi paylaşımları olacağına inandığım Şeker Oğlan ve Kaan Arer’i de eklemek gerek. Son olarak transfobiye karşı savaş açan Miss Tiffany’siz olmaz.

Sağlıcakla kalınız efendim.

Şeref Meselesi: Kerem Bürsin’in İddialı Çıkışı


Başrollerini Kerem Bürsin, Şükrü Özyıldız ve Yasemin Allen’in paylaştığı Şeref Meselesi, bu sezonun en iddialı yapımlarından biri olacak gibi gözüküyor. Pazar akşamları saat 20.00’da KanalD ekranında yerini alacak yapım, İstanbul’a göçen aile hikâyelerine yaptığı kendine özgün yaklaşımı ile fark yaratıyor.

4 kişilik çekirdek bir aile, köy ağası olan dede karakterinin ölmesi ve annenin 25 yıldır yaptığı baskılarının sonucunda evin küçüğü olan hukuk mezunu Emir’in (Şükrü Özyıldız) stajını da bahane ederek İstanbul’a gelir. Anne Zeliha’nın (Tilbe Saran) 25 yıllık baba evine yerleşen bu aile, elinde avucunda yalnızca mirastan kalan pay vardır. Baba Hasan (Şerif Erol), bir iş kurmak ve ekmeğini kazanmak için acele etmektedir. Babasının telaşından korkan Emir, sorumluluğu abisi Yiğit’e (Kerem Bürsin) devretmiştir; ancak aklı sokaklarda olan bıçkın Yiğit babasıyla ilgilenememiştir. Elindeki paranın iş kurmaya yetmemesinden dolayı mahallenin emlakçısı Sadullah’tan (Taner Turan) senet karşılığı borç alan Hasan’ın tüm hayalleri, dükkânının soyulmasıyla bir anda altüst olur. Artık evi çekip çevirmek ve borcu kapatmak, Yiğit ile Emir’in işidir.

Şeref Meselesi ağır bir dramı, İstanbul’un karanlık köşelerinde kaybolan hayatları anlatıyor esasında. Rüşvetin, sahtekârlığın, dolandırıcılığın, hırsızlığın ve daha nice karanlık işe ev sahipliği yapan İstanbul’la, dürüstlüğün ve sevginin mücadelesini cesurca işliyor. Set olarak Balat’taki bir sokağın seçilmesi ise, dizideki gerçekçiliği arttırdığı kadar dizinin yaratmak istediği atmosferi yaratmakta da bir hayli etkili oluyor. Yakalanan bu hava bile, dizinin etkili konusu ve oyunculuklardaki başarıyı geçmekte zorlanıyor desek yeridir. Öyle ki, oluşturulan dinamik kadrodaki hemen hemen herkesin performansı göz dolduruyor; seçilen oyuncular ve verilen rollerin yakaladığı ahenk, diziyi bambaşka bir boyuta taşıyor.

Dizinin karakterlerine kısaca göz atmak gerekirse, kısa sürede büyük bir hayran kitlesi yaratan karizmatik Kerem Bürsin’in hayat verdiği Yiğit karakteri, bıçkın bir delikanlı. Düzgün fiziği ve yakışıklılığının yanı sıra, tavırlarıyla da etrafındaki tüm kızları kendine hayran bırakmakta. Liseyi zar zor bitirmiş bir delikanlı olarak, okumakla hiç mi hiç ilgisi yok. O, hayatın karanlık taraflarını seviyor. Geziyor, tozuyor, bir şekilde kendini kurtarıyor. Gözü yükseklerde; azla yetinemeyecek kadar hırslı, yetenekli, cesur ve zeki bir genç. Bu karakterine hazırlanmak için yaz tatili için gittiği Teksas'ta at binme dersleri dahi alan Bürsin, rolünün hakkını verme konusunda işini şansa bırakmıyor. Kendisinin bu iddialı karaktere bürünebilmek için 7 kilo verdiğini de ekleyelim. Emir (Şükrü Özyıldız) ise kardeşinin tam zıttı. Aklı sokakta olmayan Emir’in hayali akademisyen olmak. Çok okuyor, boş zamanları romanlar okuyarak değerlendiriyor. Abisinin aksine, aklı hiç de kızlarda değil fakat romantik delikanlı moduna girebilmek için küçük bir kıvılcımı beklediği de aşikar. Yiğit gibi zeki, ama Yiğit’ten farklı olarak mantıklı biri Emir. Aralarındaki en büyük fark ise, Emir’in yükseklerde gözü olmaması. O azla yetiniyor; daha çok aklının hakimiyetinde olan meseleler üzerine yoğunlaşmaya çalışıyor. Yakışıklı oyuncu, aynı Kerem Bürsin gibi rolüne hazırlanmak konusunda profesyonel bir çalışmaya girmiş. Hukuk fakültesi mezunu bir karaktere hayat veren Özyıldız, rolüne adapte olabilmek adına pek çok film ve tiyatro oyunu seyretmiş.

Annesinin zengin damat hayallerini gerçekleştirmek için yaşayan Sibel (Yasemin Allen), herkesin başını dönüren güzelliğiyle bir butikte mankenlik yapan dizinin güzeli olarak karşımıza çıkıyor. Mahalleden de mahalle delikanlılarında da bıkmış durumda haliyle. Annesi her ne kadar zengin damat istese de onun için ideal eş, parasını alnının teriyle kazanan düzgün bir erkek; fakat buna kim inanır?! Sibel’in en büyük ikilemi ise, kendi arzularının peşinden koşup Emir’i mi, yoksa annesinin baskısıyla ailenin zenginlik vaat eden Yiğit’i mi seçmesi gerektiği -ki bunu dizinin ilerleyen bölümlerinde öğrenmemiz gerekecek. Açıkçası meraklanmamak elde değil! Burcu Biricik’in canlandırdığı Kübra, dizinin güzel kadın karakterlerinden biri ve tutucu bir baba olan Sadullah’ın da tek kızı. Dükkandan eve, evden dükkana süren hayatında burnunu evin dışına çıkarması kesinlikle yasak; bir bakıma dizinin masum, saf, seyircinin sempati kurmakta zorlanmayacağı karakteri yani. Sadullah için Burcu, evin ve dükkanın tüm işlerini yapan bir köleden farksız. Derya’nın (Şükran Ovalı) hayatı ise mahallenin diğer güzel kızlarından biraz daha farklı. Ne evi geçindirebilecek bir babası, ne de rahatça yapabileceği bir mesleği var. O, bir cafede alnının teriyle sürekli olarak çalışan bir garson. Kazancı ise üvey babasının kumarına ve içkisine gidiyor. Ailesi için çabalayan bir baba figüründen yoksun yetişmiş olan Derya için ideal erkek, ailesini her daim kollayan Yiğit’ten başkası değil tabii ki!

Son olarak anne Zeliha (Tilbe Saran) karakteri dizinin kilit isimlerinden ve oğlu Yiğit gibi hırslı -hatta ondan çok daha fazla hırslı. Az, onun için asla yeterli değil. Hayatını yaşamak, hayattan keyif almak istiyor. Eşi Hasan üzerinde baskın olan Zeliha için tek gerçek, evlatlarının başarılı olması, kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelmeleri. Bunun için ise, tüm riskleri göz önüne alabiliyor; hatta bazen korkutucu fikirlerin sahibi dahi olabiliyor.

Aksiyon dolu sahneler olmamasına karşın yarattığı heyecanla tek solukta izlenen Şeref Meselesi bu sezonun en parlak yapımlarından biri olmakta hayli iddialı. Dizinin yarattığı heyecan daha ilk dakikalarda kendini jeneriğin ustaca kotarılmış bir sanat şöleni havasında akmasıyla başlıyor esasında. Hemen ardından önümüze düşen ilk sahnede yaşanan olayların ardından hikayenin özüne girebilmek için 5 sene önceye geçiş yapan yönetmen Altan Dönmez, bu vesileyle de dizinin ileriki bölümleri için seyircinin merakını hat safhada tutmayı başaracak bir işe imza atıyor. Nefes kesen bu ilk bölümün ardından, heyecanın kat be kat artacağına şüphe duymadığımız sonraki bölümleri kaçırmamak üzere her Pazar saat 20.00’da KanalD ekranında buluşmak üzere, iyi seyirler!

Bu içerik http://www.sinematopya.com/ tarafından hazırlanmıştır.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Açılmalı mı? (2): Nasıl?


Daha önceki yazımızda “Neden?” sorusunu sormuş ve kendimizce yanıt aramıştık. Şimdi ise bu açılımın “Nasıl?” olması gerektiği üzerine.

Öyle bir açılmalı ki olaylar çıkmalı, yer yerinden oynamalı ve milleti şoke edip kapıları vurup çıkmalı!!!” :) Elbette zaman zaman ve doğal olarak böyle hissettiğimiz zamanlar olabilir ancak akıl ve mantıkla hareket etmekte büyük fayda var.

En başta şunu söylemek gerekir ki açılım yapacağınız kişilere karşı güçlü olmalısınız: Ekonomik, fikirsel ve hatta konum olarak. Bazen bunların tamamının önemsizleştiği vakalar olsa da ipleri elden bırakmaya gelmez. O nedenle özellikle genç arkadaşlara söylemeliyim ki ne iş yapıyorsanız/yapmayı düşlüyorsanız sıkı çalışın ve en iyilerinden biri olmak için elinizden gelenin fazlasını yapın (#yazaranot: Bu blogu hangi amaçla açtın, ne kadar ilerleme sağladın, YANITLA)

İkincisi LGBT birey olarak lütfen ne olduğunuz hakkında bilinçlenin. Öyle ki size karşı üretilecek söylem ve sorulara karşı doğru tezleri sunabilesiniz. Lut Kavmi’nden başlayacakları için siz de bilinçlenmeye şuradan başlayabilirsiniz.

Ve bana sorarsanız bu özelliğinizi paylaşacağınız kişiler sizin için özel insanlar olmalı. Hayatınızda küçük bir yer kaplayan insanın sizin mahrem alanınızı –istisnai durumlar hariç- bilmesine gerek yok. Ama yakın bir arkadaşınızın ya da aranızda güçlü bir iletişim olan aile bireyinizin bu durumu bilmesi sizi daha güçlü kılacaktır. Hepimizi daha güçlü kılacaktır.

Açılmadan önce Prayers for Bobby ve Benim Çocuğum filmlerini de izlemenizi, mümkünse açıldığınız kişilere de izlettirmenizi öneririm. Bu filmler onların bakış açılarını da içeren ve bu bakış açılarının hatalı olduğunu, diğer taraftan bakmanın normal olduğunu gayet güzel anlatan filmler. 

Başlığımızda sorduğumuz soruya verilebilecek en güzel yanıtlardan birini de Kaan’ın “kontrollü açılmak” olarak tanımladığını ve fikirlerinin tarafımca fazlaca benimsendiğini belirtmeden geçemem. 

NOT: Umarım olmaz ama ola ki zor durumlarla karşılaştığınızda KaosGL, Lambdaİstanbul, SPoD gibi sivil toplum organizasyonlarımıza ulaşabilirsiniz. Bana da ulaşabilirsiniz.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Açılmalı mı? (1): Neden?


LGBT bireyler olarak bizlerin en kafa kurcalayıcı konularından biridir aileme/arkadaşlarıma açılmalı mıyım sorusu. Özellikle haberlere düşen/düş(e)meyen ve anlaması güç birçok olaydan dolayı bunu bir sorun haline getirmek de oldukça doğal bir sonuç. Ama bazı zamanlar var ki hayatın hemen her noktasında yanımızda olan kişilere, bizi biz yapan en temel özelliğimizden bahsedememenin sıkıntısını yaşayabiliyoruz.

Yıllar yıllar önce, askerlik nedeniyle ilişkimi bırakıp yaban ellere gitmiştim. Oradaki herkes benim gibiydi; sevdiklerini bırakmış, kendisine hak olarak tanınan özgürlüğünden vazgeçmiş ve o “vatani” diye adlandırılan görevi icap etmeye gelmişti.

Birçoğu ile aramızdaki fark, onlar hayatlarını anlatırken sevgililerinden, nişanlılarından ya da eşlerinden bahsedip birbirlerine destek olabiliyordu. Bense henüz çok yeni/çok heyecanlı bir ilişkimi bırakıp aralarına düşmüştüm. Telefon bile kullanmanın yasak olduğu bir yerdi vatani görev dedikleri ve ben kendimi başka hiçbir yerde bu kadar yapayalnız hissetmemiştim.  

Bu adaletsizlik sadece askerde değil, hayatın birçok köşesinde yaşanabiliyor aslında. Seviyorsunuz anlatamıyorsunuz; daha da kötüsü ayrılıyorsunuz ve yine sessiz kalıyorsunuz. Dolandırılıyorsunuz susuyorsunuz size yakın hissettiğiniz kişilerin sizin ne olduğunuz hakkında herhangi bir fikri olmadan çevrenizde olmasından dolayı.

Kimsenin en mahrem alanını merak etmediğimiz gibi elbette kendi mahremiyetimizin de bize özel olması gerekiyor. LGBT olmamız, kimi sevdiğimiz ya da kimle seviştiğimiz elbette kimseyi ilgilendirmez. Ancak arkadaşlık ya da dostluk paylaşmaksa eğer, mutluluğumuzu da hüzünlerimizi de bilmeleri gerekmez mi?

Ayrıca toplumumuzun at gözlüklerinden kurtulabilmesi ve bizim de Batıdaki gibi hak ettiğimiz şekilde yaşayabilmemiz için insanları olabildiğine bilinçlendirmemiz gerekiyor. Bu da en iyi açılmakla ilgili olabilen bir durum.  Sanırım tam da burada Harvey Milk’i anmadan geçmek imkansızlaşıyor:

“Eğer ki kafama bir kursun sıkılırsa, bırakın bu kurşun kapılar ardında saklanan eşcinsellerin kapılarını kırıp geçsin”

NOT: Yazı her önünüze gelene LGBT olduğunuzu söylemenizden çok neden açılmak gerektiği ile ilgili yazılmıştır. Nasıl açılmak gerektiği ile ilgili yeni bir yazı yazılacaktır. Özetle bu yazıyı okuyup çevrenize bodoslama açılmayınız lütfen. 

1 Kasım 2014 Cumartesi

“Çünkü Tanrı Hepimizi Seviyor”

Gzone Ekim sayısında çıkan yazımın tamamını şimdi bloga ekliyorum. Yorumlarınızı bekliyorum :)


Geçtiğimiz Eylül ayı, gay camiası açısından oldukça hareketliydi. Sonbahar havaları gibi ılık ılık esen rüzgarla keyiflendik çoğunlukla; bazen de çıkan fırtınalarda homofobik söylemlerle mücadele ettik.

Şu an ikincisini okuduğunuz Gzone, tartışmaların içinde ve nihayetinde bizlere ulaştı. Ellerinize sağlık. Heyecanla okuduk; okumaya da devam edeceğiz. Belki bundan on yıl sonra, saçlarım iyice aklaşıp “silver daddy” olduğumda, bu sayıları okuyup “ahhh mazi” temasındaki hayıflanmalarımı sıralayacağımı söylemeden geçemem.

İstanbear Festival’in de Sonbahar ayağı gerçekleşti. Hamam partileriyle olsun, club eğlenceleri ile olsun yine her türlü gönülleri fethettiklerini özellikle söylemem gerek. Bir sonraki festivali heyecanla bekliyoruz.

Eylül ayının en önemli olaylarından bir diğeri de Lady Gaga’nın sansasyonel İstanbul ziyareti ve konseriydi. Deli dolu şarkıları ve danslarının arasında gökkuşağı bayraklarının dalgalanmasını da izledik. Zaten pride havasında geçen konserde, Gaga ‘şimdi ne yapacak?’ diye hayranlıkla beklerken öyle laflar etti ki, yıllardır beklediğimiz desteği görebilmenin huzuruyla, benliklerimizin yanı sıra çığlıklarımızı da özgür bıraktık.

"Dünyayı dolaştım. İnanın gay olmak çok zor. Ne olduğunuzdan utanmayın ve kendinizle gurur duyun. Çünkü Tanrı hepimizi seviyor"

O henüz Türkiye’ye adım bile atmamışken, onu ahlaksızlıkla suçlayanlar “kültürümüz”e saygı duymasını salık vermişti bile. Sanki kültürümüzde hiç hoşgörüden bahsedilmiyormuş gibi… Yeni-popüler ahlak bekçimiz, olanca hıncıyla sosyal medya üzerinden kinini sağa sola dağıttı. Sanırız unuttuğu şey, eşcinselliğin değil; sevgi kadar nefretin de bulaşıcı olduğuydu. Gaga haliyle hiçbirini umursamadı. Bir gün önce sahnede çıplak kalarak kostümünü değiştiren evrensel gay ikonumuz, ertesi gün İstanbul sokaklarında başını kapatıp gezdi.

Ahlak bekçilerinin parmakları ise, “İşte bundan bahsediyoruz” nidalarıyla Gaga hayranı eşcinselleri gösteriyordu. Çevremizden gördüğümüz kadarıyla klasik Türkiye ayrışmasından farklı olarak bu kez, kendini laik-çağdaş-özgürlükçü addeden kişilerden de homofobik söylemler duymaktı. Onlar da –sanki bir lütufmuş gibi- kimsenin gayliklerine karışmadıklarını, ama konserde görülenlerin ve bekçilerimizin hedef gösterdiklerinin “normal” olmadığı fikirlerini dillendirdiler. Sorulan “kime göre, neye göre” soruları elbette yanıtsız kaldı.

İşte tam bu sıralarda okuduk “İstanbul'da ilk eşcinsel evlilik” haberini. Biz de şahit olduk Ekin ve Emrullah’ın evliliklerine. Aşkla dolu ömürler diliyoruz. Bir yastıkta kocasınlar.

Senin çocukların kadar değerliyiz biz de!

Söyledikleri, yazdıkları ve paylaştıkları ile tam olarak ne yaptığını anlayamadık Niran Ünsal’ın. Yargılamak haddimize değil ancak bir şeyler söylemeden önce nerelerden geldiğimize bakmamız gerek. İnsanlar değişir elbette, bazen iyi ve bazen de kötüye doğru. Ancak fütursuzca üretilen söylemlerden doğacak nefret suçlarına maruz kalabileceklerin yaşadıkları değişmez. Kayıtlara geçen hiçbir olay olmasa dahi, duygusal boyutta yaşanan şiddetin zararları da hafife alınacak cinsten değil.

Senin çocukların kadar değerliyiz biz de. Babasının söyledikleri üzerine intihar edecek kadar çaresiz kalan Okyanus da, ailesi tarafından katledilen Ahmet de, Roşin de değerliydi en az onlar kadar. Sevgi, seninki kadar LGBT çocuklar için de önemli. Kin aşılayan söylemlerdense, sevgiyle kucaklayan öğütlerini ve hatta şarkılarını bekliyoruz.

Ayrıca Lady Gaga konseriyle de bir kez daha gördük ki “star” olabilmenin en önemli yolu LGBT’lerce beğenilmekten geçiyor. Destek veren söylemleri üretmeden yıldız olan örnekler de elbette olabilir. Sanırım bunun nedeni de yeniliğe açık olan, farklı düşünebilen ve hissedebilen LGBT’ler… Bunun bilimsel bir kanıtını sunamıyoruz maalesef ancak dünyada ve ülkemizde birçok örneğini görebilirsin.

Bütün bunlar olmasa dahi, biz seni muhteşem sesin ve harika şarkılarınla hatırlamak istiyoruz. Çünkü gelen her şey “Haktan”… Ve bizler de sevda büyüsü, nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu  “Firuze” gibi acele etmeden, sevgiyi bekler dururuz.


nick smorty

23 Ekim 2014 Perşembe

Trans bir kadın: İhsan Hala

 

Daha önce şurada paylaştığım bir konu vardı: İhsan Hala. O zamanlar kısa film çekimi yapan bir yönetmenle tanışmış; kısa bir süre de olsa keyifli zaman geçirmiştik. Sohbetlerimizden birinde kendisine İhsan Hala'dan bahsetmiş ve bu can alıcı hikayeyi filmleştirebileceğini söylemiştim. Birçok şey gibi bu fikrim de hoşuna gitmişti. Üzerinde çalışacağına dair söylemlerini “zevk alarak” :) dinlemiştim.

Sonra ona noldu bilmiyorum ama arkadaşlarımdan birinin paylaşımı ile aşağıdaki belgeseli gördüm. Çok profesyonelce sayılmasa da hikayesi kendinden güzel bir belgesel olmuş. Yönetmenin ismine baktım, isim bana hiç tanıdık gelmedi :)

Belgeseli izlerken köylülerin trans bir kadını kabullenişi elbette ruhumu okşadı, hoşuma gitti. Lakin sanki bu kabulleniş için –basit bir yorumla- seksten vazgeçmek ya da onlar için deli divane çalışmak gerekmiş gibi yorumlara da kızmadım değil. Ama günümüz Türkiyesi’nde bu bile bir şeydir diye kabul edip gelecek “özgür” günler için sabırla beklediğim için çok fazla ses çıkarmıyorum.

En çok Bülent Ersoy’a kızıyorum ben aslında. Yıllar yıllar önce şuradan izleyebileceğiniz Popstar’daki “kırık” tartışmasında Ebru Gündeş’le gecikmiş bir kavgayı yapmış olsa da LGBTİ bireylere en fazla destek olması gereken kişiyi bu konunun yakınlarında bile göremediğimiz için üzülüyorum da. Onur Yürüyüşü’nde bizimle beraber yürüse mesela; güzel olmaz mı? Aylarca mekan arayan, bu konuda sıkıntı çeken Lambdaİstanbul’a yardımcı olsaydı; güzel olmaz mıydı? Kendisi bilir. Ancak en azından kendisi gibi trans bir kadının hayranlıkla tanışma isteğini bir gün fark eder ve bu hayranının isteğini yerine getirir diye ümit ediyorum. 

BÜYÜK NOT: İhsan Hala’nın kendisine ulaşabildim. Herkese selamları var. Ama belgeselde gördüğünüz/göreceğiniz üzere Halamız’ın geçimle ilgili bazı sıkıntıları var. Biz birkaç arkadaş kendi aramızda bir şeyler ayarlayıp yardımcı olmaya çalışacağız. Ama biliyoruz ki birlikten kuvvet doğar. Çorbada tuzu bulunsun isteyenler bana nicksmorty@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Kimbilir; belki aranızda Bülent Ersoy ile buluşmasında yardımcı olabilecek kişiler de vardır.


Yaklaşık 20 dakikalık belgeseli izleyebilmeniz için yazımı noktalıyorum; kalın sağlıcakla.

20 Ekim 2014 Pazartesi

Gzone: #TürkiyeBunaHazır Ya sen?


Bütün yaz heyecanla beklediğimiz dergi fikri, nihayetinde online olarak geçen ay hayata geçti ve bizlere ulaştı. Ekim ayı başından bu yana yayında olan ikinci sayıyı da keyifle okuduk/okuyoruz. 


Her geçen gün daha fazla var olabilmenin, görünebilmenin gayretini gösteriyoruz. Bireysel ya da çeşitli organizasyonlar olarak, yaptığımız şeylerden daha etkin sonuçlar alabilmemiz içinse birbirimize vereceğimiz desteğin önemi gerçekten fazla. Bu bir blog da olabilir, bir siyasi hareket de; bir dernek de olabilir, bir dergi de. Bütün bunların büyümesi ve güçlenmesi gerek. Çünkü... Çünkü'sünü bu ayki sayıda yer alan yazımın bir paragrafıyla açıklamak isterim:

"Senin çocukların kadar değerliyiz biz de. Babasının söyledikleri üzerine intihar edecek kadar çaresiz kalan Okyanus da, ailesi tarafından katledilen Ahmet de, Roşin de değerliydi en az onlar kadar. Sevgi, seninki kadar LGBT çocuklar için de önemli. Kin aşılayan söylemlerdense, sevgiyle kucaklayan öğütlerini ve hatta şarkılarını bekliyoruz."

Bu yazılar artık yazılmasın istiyorum. O nedenle dergimize de sahip çıkmamız gerekiyor. Okuyun, beğenmediğiniz taraflarını eleştirin, destek verin. Belki de böylelikle bütün basılı almayı ümit ettiğimiz dergiye, gerçekten ulaşabileceğiz.



Keyifli okumalar.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Hepimiz Aziz’iz, hepimiz Zambak Sude.


Eskisi gibi çok kitap okuyabilen biri olmasam da şimdi sizlere güzel ötesi bir kitap hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. “Kendisiyle uzlaşabilmek için yazdığını” söyleyen yazar Ahmet Sami Özbudak'ın ilk kitabı Masturi Kabare.

“Masturi Kabare'nin ana kahramanı Aziz, yani Zambak Sude. Yedikule’de dindar bir ailenin eşcinsel oğlu. İki tutkusu var biri dans ve biri aşk. Kendini çözdüğü için temiz kalmış ama üzerindeki baskı yüzünden de maske ile dans etmek zorunda hisseden bir adam.” (Cumhuriyet.com.tr)

O adam ki bütün zorluklara ve zorlamalara rağmen yüreğinin sesini dinliyor sadece; ibretlik biçimde. Kimseyi, hiç bir şeyi düşünmeden sadece aşk için planlıyor ve yapıyor bütün o yaşadıklarını. Elbette onun hayattan beklentileri ile hayatın ona sundukları çoğu zaman uyuşmasa da o pes etmiyor.  Elde edeceği sadece bir gece; bir gecelik mutluluk.  Elinin altında Hornet, Romeo vs olmadan o bir bakışa, bir dokunuşa aşık oluyor ve “ölesiye” seviyor.

Örnek alabileceğimiz çok özelliği var aslında Aziz’in. Ders çıkarabileceğimiz özellikleri de. Kendimizi bulabileceğimiz çok deneyimi de var, hayıflandıracak kadar güzel hayalleri de.

Kitabın sonuyla ilgili yazarımıza bir hayıflanmam oldu ama burada yazamıyorum. 
Size sadece yalvarırcasına bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Çünkü hepimiz Aziz’iz, hepimiz Zambak Sude.

Turing Toplantıları sayesinde kitabı fark etmemi sağlayan Kaan Arer’e teşekkürler ve sevgiler.

26 Eylül 2014 Cuma

Bir yastıkta kocayın

Bilmeyenler için “Türkiye'nin ilk eşcinsel düğünü İstanbul'da gerçekleşti” haberi burada.


Mutlu olun. Öyle mutlu olun ki şaşırsın o aile kurmanın yalnızca kadın-erkek arasında olacağına inananlar. İnandıkları, ön yargılı oldukları için pişmanlık içinde özürler dilesinler. “Oğlunuzu oğlumuza istemeye geldik” diyebilsinler.

Ellerinizi hiç bırakmayın. Bırakmayın ki eve kapanıp kalmamızı isteyen kem gözler görsünler sevginizi. “Aşk aşktır” lafı “aile de ailedir” diye devam etsin. Ahlaksız olanların bizler değil, sevgimiz değil; kendi zorba beyinleri olduğunu öğrensinler. İbreti alem olsun bu onlara.

Sımsıkı sarılın birbirinize. Öyle sıkı sarılın ki sizin dedikodularla, fitnelerle fesatlıklarla ayrılacağınızı düşünen gayler apışıp kalsınlar. Hayatlarını apış aralarına harcadıkları için kafalarını taşlara vursunlar. Geçip giden zamanda sizlere imrenip imrenip başlarını taşlara vursunlar. Örnek alsınlar sizi.

Bir yastıkta mutlu-mesut-hayallerinizin hep gerçek olduğu bir hayatta kocayın.

Darısı başımıza. Darısı resmi nikahlarımıza.

NOT: Resmi evlilik hakkını kazandığımız zaman toplu nikah yapabilmek ümidiyle :)

6 Eylül 2014 Cumartesi

The New Normal: #FamilyIsFamily & #LoveIsLove


*"Aile ailedir. Ve aşk aşktır!"


Geçtiğimiz hafta ilkini yaptığımız Turing Toplantılarında, iki arada bir derede, The New Normal isimli bir diziden bahsedildi. Adını daha önce duymadığım bu dizi için birkaç olumlu cümle duyunca uygun bir zamanımda diziyi izlemeye başladım ve az önce ilk sezonunu bitirdim. Bu aynı zamanda son sezonuydu çünkü NBC, diziye devam etmeme kararı almış. Şükür ki 22 bölüm çekmişler de hızlıca bitmiyor.

İnternette birazcık araştırdığınızda yapımcısından tutun da karakterlerin Glee’ye benzediğine kadar birçok olumsuz yorum bulunmakta. Ama bu yorumlarda (benzerlik olsa bile/bana sorarsanız yok) göz ardı edilen bir nokta bulunmakta: Dizinin eşcinsel temaya sahip olması. Dolayısıyla “looser” bir grup liselinin başarıya ulaşma hevesi ile  “eşcinsellerin” bir aileye sahip olabileceği mesajı arasında oldukça büyük bir fark var. Size aykırı gelebilir ancak çocuklardan uzak durmaya çalışan bir eşcinsel olarak ben bile şuan “babalık” fikri üzerine pozitif düşüncelere sahibim.

Konusu için kolaya kaçıyorum ve 22dakika.org’tan alıntı yapıyorum:

“Bryan ve David, gayet mutlu mesut yaşayan eşcinsel bir çifttir. Bir gün, Bryan’ın aklına, bir bebek sahibi olmak düşer. Bryan, biraz da olsa uğraşarak David’i bebek konusunda ikna etmeyi başarır; ama, büyük bir problem vardır. Biyolojik olarak bebek sahibi olamayan çiftimizin bir taşıyıcı anne bulması gerekmektedir. Bu uğurda pek çok eğlenceli olaylar atlatsalar da yolları en son, taşıyıcı annelik için gönüllü olan Goldie ile kesişir. Bundan sonrası tam da hikayemizin başladığı yer.”


Konuyu okuduğunuzda ve karakterlere baktığınızda, esasında toplumun (özellikle Türk toplumunun) ötekileştirilen kesimlerinin (eşcinseller, kadınlar vs) oldukça başarılı bir biçimde temsil edildiğini görebilirsiniz. Heteroseksüel dünyaya göre daha “normal” bir kişiliğe sahip David, eşcinsel oluşunun yanı sıra aynı zamanda bir doktor, izci, futbolsever/oynar ve koçluk yapar. Diğer karakterimiz Byran ise, daha çok eşcinsel deyince toplumun aklına gelen tiplerden; nispeten feminen, dizi yapımcılığı yapan, moda ve celebrity camiasıyla ilgili. İkisi de işlerinde başarılı ve güç sahibi. Dolayısıyla birilerinin onlara biçtiği rolleri canlandırmak yerine kendi hayatlarını yaşama şanslarına sahipler.

Eşcinsel çiftimizin baba olma isteklerine yardımcı olacak taşıyıcı annemiz Goldie ise hayatından çok da mutlu olmayan, küçük yaşta anne olmuş ve kocası tarafından aldatılan bir karakter. Bir yerde (ki bu dizinin ilk bölümü oluyor) buna bir “dur” demek istiyor ve küçük kızını da alıp sahip olduğu hayatından uzaklaşıyor.

Bana sorarsanız Goldie’nin çokbilmiş, her konuda fikir sahibi, özendiği karakterlere kolay uyum sağlayabilen ve zeki kızı Shania gelecek nesli; dik kafalı, her zaman doğruyu yaptığını düşünen, tutucu, geri kafalı Jane ise geçmişte bıraktığımızı umduğum nesli ifade ediyor. Ben kendim için Goldie gibi geçiş kuşağında mı, yoksa Shania gibi gelecek kuşakta mı yer alıyorum; pek kestiremiyorum.

Ve bir zamanların ötekisi ama yakın dönemin “normal”i, Byran’ın zenci ve başarılı olma heveslisi Rocky, oyunu kuralına göre oynamayı bilen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bu sosyo-politik zemini görünce tek derdi sosyal mesaj vermek olan bir dizi izleyeceğinizi düşünmeyin lütfen. Dizi bütün bunları eğlenceli ve komik bir şekilde size yansıtıyor. Size de biz Türkler’in bir türlü yapamadığı bir şeyi keyifle izlemek düşüyor: Güldürürken düşündürmek (Kimse bana Levent Kırca, Nejat Uygur vs demesin).


İyi seyirler.

2 Eylül 2014 Salı

Barcelona: Tatil & gaylife (3) / sauna & plaj

Bilenler bilir son birkaç yazıdır Barcelona’yı anlata anlata bitiremiyorum. Bilmeyenler içinse;


Kaldığımız yerden devam edelim ve artık bu serinin (en azından şimdilik) sonuna gelelim. Bu yazıdaki konumuz sulu alanlar :)

Saunalar:

Barcelona sauna hayatı genel olarak Pases isimli grubun elinde. Web sitelerinde de gösterildiği üzere 5-6 adet saunayı işletiyorlar. Bunun dışında bir-iki tane sauna daha olduğu bilgisini bir yerlerde gördüm diye hatırlıyorum. Oradaki alışkanlık daha çok cuma-cumartesileri bar çıkışı saunaya geçerek eğlenceye (!) devam etmek biçiminde; haberiniz olsun.

Pases’e ait iki adet saunayı denedim ve burada sizlere onları anlatacağım.


Sauna Casanova: Mekan anladığım kadarıyla nispeten eski mekanlardan. En altında jakuzi, buhar odası, saunası gibi bölümler var. Orta kısımda dolaplar ve üst katlara çıktıkça yer alan kabinlerden ibaret. Hafta sonları gecenin bitmesiyle beraber millet çoğunlukla buraya akın ediyor. Sanırım konumuyla ilgili. Giriş ücreti, gittiğiniz gün ve kaç kişi olduğunuza göre 15-19 € aralığında değişiyor. Temizlik açısından çok sorunlu değil. 

Biz haftasonu öğleden sonra gittiğimizde pek kimse yok gibiydi. Ancak gittiğimiz günün gecesi, bardan öğrendiğimiz bilgilerle sabahın kör vakti tekrar gittiğimizde kalabalıktan adım atılmadığını ve boş kabin bulmanın zorlaştığını fark ettik. Kabin kullanacak bir şey de yapmış sayılmayız da, neyse :)



Sauna Barcelona: Bana göre Casanova’ya göre daha yeni ve dolayısıyla daha temiz, daha geniş bir mekan. Bir kere jakuzisi havuz gibi :) Genel olarak gittiğimiz gündüz saatlerinde çok fazla kişi yoktu. Olanlar da daha çok sizin gibi canı sıkılıp gelen turistler :) Bar çıkışı olayı burada var mıdır, varsa nasıldır bilmiyorum. Ama gündüz gidecekseniz Casanova yerine buraya gitmenizi öneririm. Fiyatları benzer.


Pases grubu saunalarının tamamını görebileceğini web sitesi de burada. Her iki saunada da girişte terlik veriyorlar ama biraz titizseniz kendi terliğinizi getirebilirsiniz. Ayrıca girişlerde kondom vb malzemeleri almayı ihmal etmeyiniz. Zaman zaman yapılan etkinlikleri de Pases'in websitesinde görebilirsiniz.


Plajlar:

Açıkçası sağda-solda bir ton çıplaklar plajı vardı. Ama sanırım en çok bilineni Sitges’teki plaj olacak ki (Türkler) bize burayı söyledikler. Barcelona’dan trenle yaklaşık 40 dakikalık bir zaman diliminde ulaşabiliyorsunuz. Sonra sahildeki kiliseye sırtınızı verip yaklaşık 40 dakika yürüyorsunuz.



Rayların olduğu yerden yürürken çalıların arasında resimdeki tabelayı görebilirsiniz. Şezlong ve şemsiye isterseniz kiralayabilir, isterseniz havlunuzu atıp güneşlenebilirsiniz. Plaj kenarında çırılçıplak adamların etrafınızda döndüğüne şahit olabilirsiniz. Ben mayosuz güneşlenmem diyorsanız bir daha düşünün çünkü bildiğin “kezban” gibi kalıyorsunuz. Ayrıca çırılçıplak güneşlenmek de ayrı bir zevkmiş. Bilin istedim.

Bizim gittiğimiz dönem sezonu olmadığı için pek kalabalık değildi ve biz bütün gece önce clublarda, sonra saunalarda koşuşturup geldiğimiz için çırılçıplak uyuyakalmışız. O arada biri bir şey yaptıysa bilmiyoruz :) Siz ortamın nasıl olduğunu görmek isterseniz anahtar bir kaç kelimeyle google'a danışabilirsiniz.

Plajda serinleyenlerin tren raylarından geçip ormanın içine doğru gittiklerini ve gezindiklerini gördük. Ama ne yaptıklarını elbetteki bilemiyoruz J

Bu arada Sitges’in gay kasabası gibi bir şey olduğunu söylemişlerdi. El ele gezen bolca gay vardı burada. Temmuz-Ağustos ayları çok yoğun oluyormuş. Burada da gay clublar falan varmış ama bizim ziyaret edecek enerjimiz de, vaktimiz de yoktu.


Nihayetinde sona eren yazı dizimizden sonra oralara gidip “kezban” kalmamanız için bir nebze de olsa katkıda bulunabildiysem ne mutlu bana.

Hadi iyi eğlenceler.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Barcelona: Tatil & gaylife (2) / bars & clubs

Daha önce genel hatlarıyla Barcelona’da tatil ve gaylife’ı sizlere özet geçmiştim. Geldi sıra mekanlara.

Barcelona ve çevresindeki tatil kasabalarında o kadar çok mekan var ki bırakın hepsini gezip görmeyi, burada yazmak için bile benim gidip orada 1 yıl yaşamam lazım. O nedenle Barcelona’daki gaylife sadece burada olanlardan yazılı ibaret sanmayın lütfen. Hatta farklı yerleri görmüş olanlar varsa aranızda, yorum yaparak içeriğimize katkıda bulunabilir.

Kafe-Barlar:


La Chapelle: Bar önünde, koridorumsu bi alanda tıkış tıkış sohbetlerin, kesişmelerin ve içmelerin mekanı. Dar alanda kısa paslaşmalar gibi işte. Duvarlarda adının hakkını verecek cinsten Hristiyanlıkla ilgili süslemeler var. Giriş ücreti yok. 

Öğrendiğim kadarıyla insanlar genelde hafta içi akşamları falan bu tip mekanlara gelip bir-iki içki-sohbet ve belki tanışmalarla günü bitiriyormuş.



Tauleta de NitBurası yukarıdakine göre biraz daha lüks bir mekan. Ama konsept olarak oturmalı-içmeli ve sohbet etmeli bir algısı var. Loş ışık altında bir şeyler içip sohbet etmek oldukça keyifli. Giriş ücreti yok.


Museum: İşte haftasonları geceyi başlatacak mekan. Clublardaki yoğunluk saat 2 gibi başladığı için öncesinde burada biraz içme falan iyi oluyor (Gece yarısı itibariyle). Mekan iç içe geçmiş iki odadan ibaretmiş gibi. İlk bölümde daha çok sohbet yoğun; iç kısımda olan odada ise daha çok müzik ve dans açısından ısınma turları.

Duvarlardaki ekranların etrafının büyük çerçevelerinin olması hoş bir görüntü veriyor. Mixsiz müziklerle geceye ısınırken bu ekranlardan da klipleri görebiliyorsunuz. Burayı gerçekten sevdim. Buradan çıkarken alacağınız kuponla aşağıda açıklayacağım Metro isimli club’a neredeyse yarı fiyatına girebiliyorsunuz. Bilgilerinize. :)


Clublar:


Metro: Sanırım en popüler clublardan biri. Giriş ücreti kuponsuz 19 €’yken kuponlu 11 € ve bir içki ücretsiz. İki bölümü, yok yok üç bölümü var mekanın:

İlk bölüm electronic ve tecno müziğin ağırlıklı olduğu, kalabalığın genelde yoğunlaştığı ve daha büyük olan kısım. İkinci bölüm ise pop şarkıların genelde mixsiz çalındığı, İspanyolca şarkılara ağırlık verildiği ve diğer taraflardan sıkılanların ara ara uğradığı bölüm. Üçüncü bölümde dark-room; yok yok dark-coridor. Gittiğinizde tuvaletlere girmektense sapmadan devam ederseniz o koridora ulaşıyorsunuz. Orası bayağı karanlık ve olanları anlatmaya dilim varmaz. Kısaca melek gibi giriyorsunuz, öbür ucundan paçavra gibi çıkıyorsunuz diye tarif edebilirim. :)

Web sitesi burada. Haritası da burada.


Arena: Burası yan yana 2 mekanın olduğu bir club. İkisinin girişleri farklı ama gece boyunca kolunuza basılan fosforlu damgayla ikisine de girip çıkabiliyorsunuz. Müzikler Metro'daki gibi electro-tecno ve pop ağırlıklıydı. Gelen kitle ise daha çok 18-20 yaş arası, feminen hareketlerin örneklerini bolca gösteren bir yapıya sahip. Zırıl mekanı yani :) Dark-room da vardı ama napıyorlardı bilmiyorum :) Giriş ücreti yanlış hatırlamıyorsam Metro’nunki gibiydi. Aman napıcaksınız, gitmeyin zaten buraya.


Web sitesi için buraya, haritası için şuraya bakabilirsiniz.

Bunlar dışında fetiş olsun-olmasın bir çok mekan daha varmış. Pervert adını duyduklarımızdan ama gidemediklerimizden biri. Sauna/plaj olayını sonraki yazıya bırakıyorum. Allah'ım ne şehirmiş, anlat anlat bitmiyor. Kesin bir kaç kere daha gitmem lazım :)

Görüşmek üzere.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...