23 Kasım 2014 Pazar

MİM: Homofobi / Transfobi

Şimdi sevgili Exodya kendisine gelen bir mim’i karşılıksız bırakmamış ve güzel yanıtlarının devamında beni de mimlemeyi ihmal etmemiş. Sağolsun. Onun mim’ini şuradan okuyabilirsiniz.

Ama bana sorarsanız bu mim olayı daha ciddi konularda olmalı. Atarlı-giderli sevgili sorularından öte bir şeyler taşıyabilmeli ve fikir üretebilmeli. Elbette gün geçmiyor ki iyi-kötü fikirlerimizi bloglarımızda paylaşıyoruz. Düşüncelerimizi kağıda döküyoruz ama kusura bakmayın ben şunun gibi -“Bir yemeğe davetlisiniz ve önünüze tanımadığınız bir yemek konuyor. Tuhaf haline ve pek iştah açıcı görünmemesine rağmen tadına bakar mıydınız?”- soruları yanıtlamak için blog yazmıyorum (Soruyu yazan kişiyi değil, soruyu biraz garipsedim, affola).


Daha önce hiç yapıldı mı bilmiyorum ama gelin bugün yeni bir mim başlatalım. Konusu da homofobi-transfobi olsun mesela. Hepimiz karşılaşıyoruz. Uydurduğum sorulara benzeri samimiyetle yanıt verebilmeniz ümidiyle başlıyorum :)

Hiç homofobiye/transfobiye uğradınız mı?

Bu ülkede bu tür fobik davranışlara uğramamak imkansız sanıyorum. Özellikle üniversite öncesi dönemde “top” vb söylemlerle fazlaca karşı karşıya kaldım ve benim için zorlu bir süreçti.  Bir keresinde de kendi evimde gasp edilmeye çalıştım. Bıçak çekmem, polise ulaşabilmem neticesinde olay fazla büyümedi ve amaçlarına ulaşamadılar. Polise gay olduğumu söylemek zorunda kalmıştım (bakın, bir açılma hikayesi). Ne yazık ki babacan polisimiz, iyi niyetiyle ama yine homofobikçe nelerle karşılaştıklarını, gay olmanın o karşılaştıklarının yanında hiç sayılabileceğini söyleyip beni teselli etmeye çalışmıştı.

Peki, hiç homofobik/transfobik davranışlarda/söylemlerde bulundunuz mu?

Açıkçası konumum itibariyle çevremde trans arkadaşlarım pek yok. Miss Tiffany belki de tek kişi. Ona karşı fobik bir yaklaşımımın olmadığını düşünüyorum. Varsa yazsın lütfen.

Karşı tarafça homofobi olarak yorumlanabilecek ancak saygısızlığa tahammülümün olmadığı ifadelerim olmuştur. Şakalarım da olmuştur ancak bu şakalarım samimiyetine güvendiğim kişilere karşı olmuştur. Bunlar dışında “ne olursan ol insansın nihayetinde” yaklaşmaya çalışıyorum insanlara.


Bir LGBTİ tarafından homofobi/transfobi yapılabilir mi?

Belki de LGBTİ dışındakilerden daha çok LGBTİ bireyler tarafından fobik davranışlar sergilendiğini düşünüyorum. Homofobik Gayler başlığını koyduğum yazımda bunu anlatmaya çalıştım. Ancak görebildiğim örnekler oradaki yazılardan çok daha ileri boyuta taşınmış durumda. Şekil üzerinden yargılamalar, sosyal paylaşım sitelerinde hornet vs profillerini paylaşmalar, çöpçatan sitelerinde-uygulamalarında “ibne olma” başlıkları, gruplaşıp karşı grupları aşağılamalar, karşı tarafı tehdit etmek ya da dolandırmak gibi bir sürü örnek var. Sanırım önce LGBTİ bireylerin yaptığı fobik davranışlara/söylemlere karşı savaşmamız gerekiyor.

Homofobik/transfobik söylemlerle karşılaşınca ne yapıyorsun?

Yukarıda verdiğim örnek çocukluk zamanlarıydı. Şuanki durumumda bana karşı bu tür bir söylem/davranışta bulunulamaz. Bulunursa da bana yaklaşıldığı biçimde karşı tarafa yanıtını verebilirim.

Daha öncesinde ağırlıklı dindar sayılabilecek çocukluk arkadaşlarımın imam olan arkadaşımıza bu konuyla ilgili sorularına, kimsenin bunu tercih etmediği, Alllah’ın bu şekilde yarattığı, yargılamanın şirk koşmak sayılayacağı ve ileride çocuklarının da öyle olabileceğini söyledim. Bana göre normal olan ancak onlar için korku aşılama olarak açıklanabilecek bu ifadelerimin ardından konuyu kapatıp futbol konuşmayı uygun gördüler.

Lady Gaga konserindeki görüntüler için “normal değil” söylemine karşı da susmadım ve “kime göre-neye göre” yanıtlarımla karşımdakileri susturdum.

Bu örneklerin yaşandığı ortamlara karşı açık olmadığımı söylemek istiyorum. Ancak fobik söylemlerde adeta pençelerim çıkıyor olabilir. Elimden geldiğince affetmiyorum.

Ailene/arkadaşlarına açıldığında fobik durumlarla karşılaştın mı?

Aileme henüz açılmış değilim. Çünkü onlar tarafından homofobi/transfobi üretildiğine şahit olmadım. Kendi hallerindeler. İleride duruma göre brother’ıma açılma fikrim her zaman sabit.

Ancak aile konusundaki açılma kısırlığı, arkadaş konusunda oldukça bereketli bir hal alıyor. Okul arkadaşlarım, eski-yeni iş arkadaşlarımdan kendime yakın hissettiklerim arasında beni bilenler az değil. Bir de tahmin edenler var duyduğum. Gelip sormalarını bekliyorum ancak henüz bu şekilde bir ortam oluşmadı :)

Bu konudaki son sözlerin?

Bana sorarsanız fobik yaklaşımları olanların büyük çoğunluğu LGBTİ olduğu ancak kendini bastırdığı ve araştırmak yerine kendisine öğretilenleri makul bulduğu için homofobi/transfobi üretmektedir. Kendisini LGBTİ olarak tanımlamasına rağmen fobik olan bireylere ise söyleyecek sözüm yok; Allah akıl-fikir versin.

Kimleri mimlemek istersin?

Bana bu mim konusunda yaptığı son mimle harekete geçmemi sağlayan Exodya’yı tabi ki. Ayrıca mim konusunun piri O Gay Ben de’yi burada mimlemezsek olmaz. Samimi paylaşımları olacağına inandığım Şeker Oğlan ve Kaan Arer’i de eklemek gerek. Son olarak transfobiye karşı savaş açan Miss Tiffany’siz olmaz.

Sağlıcakla kalınız efendim.

Şeref Meselesi: Kerem Bürsin’in İddialı Çıkışı


Başrollerini Kerem Bürsin, Şükrü Özyıldız ve Yasemin Allen’in paylaştığı Şeref Meselesi, bu sezonun en iddialı yapımlarından biri olacak gibi gözüküyor. Pazar akşamları saat 20.00’da KanalD ekranında yerini alacak yapım, İstanbul’a göçen aile hikâyelerine yaptığı kendine özgün yaklaşımı ile fark yaratıyor.

4 kişilik çekirdek bir aile, köy ağası olan dede karakterinin ölmesi ve annenin 25 yıldır yaptığı baskılarının sonucunda evin küçüğü olan hukuk mezunu Emir’in (Şükrü Özyıldız) stajını da bahane ederek İstanbul’a gelir. Anne Zeliha’nın (Tilbe Saran) 25 yıllık baba evine yerleşen bu aile, elinde avucunda yalnızca mirastan kalan pay vardır. Baba Hasan (Şerif Erol), bir iş kurmak ve ekmeğini kazanmak için acele etmektedir. Babasının telaşından korkan Emir, sorumluluğu abisi Yiğit’e (Kerem Bürsin) devretmiştir; ancak aklı sokaklarda olan bıçkın Yiğit babasıyla ilgilenememiştir. Elindeki paranın iş kurmaya yetmemesinden dolayı mahallenin emlakçısı Sadullah’tan (Taner Turan) senet karşılığı borç alan Hasan’ın tüm hayalleri, dükkânının soyulmasıyla bir anda altüst olur. Artık evi çekip çevirmek ve borcu kapatmak, Yiğit ile Emir’in işidir.

Şeref Meselesi ağır bir dramı, İstanbul’un karanlık köşelerinde kaybolan hayatları anlatıyor esasında. Rüşvetin, sahtekârlığın, dolandırıcılığın, hırsızlığın ve daha nice karanlık işe ev sahipliği yapan İstanbul’la, dürüstlüğün ve sevginin mücadelesini cesurca işliyor. Set olarak Balat’taki bir sokağın seçilmesi ise, dizideki gerçekçiliği arttırdığı kadar dizinin yaratmak istediği atmosferi yaratmakta da bir hayli etkili oluyor. Yakalanan bu hava bile, dizinin etkili konusu ve oyunculuklardaki başarıyı geçmekte zorlanıyor desek yeridir. Öyle ki, oluşturulan dinamik kadrodaki hemen hemen herkesin performansı göz dolduruyor; seçilen oyuncular ve verilen rollerin yakaladığı ahenk, diziyi bambaşka bir boyuta taşıyor.

Dizinin karakterlerine kısaca göz atmak gerekirse, kısa sürede büyük bir hayran kitlesi yaratan karizmatik Kerem Bürsin’in hayat verdiği Yiğit karakteri, bıçkın bir delikanlı. Düzgün fiziği ve yakışıklılığının yanı sıra, tavırlarıyla da etrafındaki tüm kızları kendine hayran bırakmakta. Liseyi zar zor bitirmiş bir delikanlı olarak, okumakla hiç mi hiç ilgisi yok. O, hayatın karanlık taraflarını seviyor. Geziyor, tozuyor, bir şekilde kendini kurtarıyor. Gözü yükseklerde; azla yetinemeyecek kadar hırslı, yetenekli, cesur ve zeki bir genç. Bu karakterine hazırlanmak için yaz tatili için gittiği Teksas'ta at binme dersleri dahi alan Bürsin, rolünün hakkını verme konusunda işini şansa bırakmıyor. Kendisinin bu iddialı karaktere bürünebilmek için 7 kilo verdiğini de ekleyelim. Emir (Şükrü Özyıldız) ise kardeşinin tam zıttı. Aklı sokakta olmayan Emir’in hayali akademisyen olmak. Çok okuyor, boş zamanları romanlar okuyarak değerlendiriyor. Abisinin aksine, aklı hiç de kızlarda değil fakat romantik delikanlı moduna girebilmek için küçük bir kıvılcımı beklediği de aşikar. Yiğit gibi zeki, ama Yiğit’ten farklı olarak mantıklı biri Emir. Aralarındaki en büyük fark ise, Emir’in yükseklerde gözü olmaması. O azla yetiniyor; daha çok aklının hakimiyetinde olan meseleler üzerine yoğunlaşmaya çalışıyor. Yakışıklı oyuncu, aynı Kerem Bürsin gibi rolüne hazırlanmak konusunda profesyonel bir çalışmaya girmiş. Hukuk fakültesi mezunu bir karaktere hayat veren Özyıldız, rolüne adapte olabilmek adına pek çok film ve tiyatro oyunu seyretmiş.

Annesinin zengin damat hayallerini gerçekleştirmek için yaşayan Sibel (Yasemin Allen), herkesin başını dönüren güzelliğiyle bir butikte mankenlik yapan dizinin güzeli olarak karşımıza çıkıyor. Mahalleden de mahalle delikanlılarında da bıkmış durumda haliyle. Annesi her ne kadar zengin damat istese de onun için ideal eş, parasını alnının teriyle kazanan düzgün bir erkek; fakat buna kim inanır?! Sibel’in en büyük ikilemi ise, kendi arzularının peşinden koşup Emir’i mi, yoksa annesinin baskısıyla ailenin zenginlik vaat eden Yiğit’i mi seçmesi gerektiği -ki bunu dizinin ilerleyen bölümlerinde öğrenmemiz gerekecek. Açıkçası meraklanmamak elde değil! Burcu Biricik’in canlandırdığı Kübra, dizinin güzel kadın karakterlerinden biri ve tutucu bir baba olan Sadullah’ın da tek kızı. Dükkandan eve, evden dükkana süren hayatında burnunu evin dışına çıkarması kesinlikle yasak; bir bakıma dizinin masum, saf, seyircinin sempati kurmakta zorlanmayacağı karakteri yani. Sadullah için Burcu, evin ve dükkanın tüm işlerini yapan bir köleden farksız. Derya’nın (Şükran Ovalı) hayatı ise mahallenin diğer güzel kızlarından biraz daha farklı. Ne evi geçindirebilecek bir babası, ne de rahatça yapabileceği bir mesleği var. O, bir cafede alnının teriyle sürekli olarak çalışan bir garson. Kazancı ise üvey babasının kumarına ve içkisine gidiyor. Ailesi için çabalayan bir baba figüründen yoksun yetişmiş olan Derya için ideal erkek, ailesini her daim kollayan Yiğit’ten başkası değil tabii ki!

Son olarak anne Zeliha (Tilbe Saran) karakteri dizinin kilit isimlerinden ve oğlu Yiğit gibi hırslı -hatta ondan çok daha fazla hırslı. Az, onun için asla yeterli değil. Hayatını yaşamak, hayattan keyif almak istiyor. Eşi Hasan üzerinde baskın olan Zeliha için tek gerçek, evlatlarının başarılı olması, kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelmeleri. Bunun için ise, tüm riskleri göz önüne alabiliyor; hatta bazen korkutucu fikirlerin sahibi dahi olabiliyor.

Aksiyon dolu sahneler olmamasına karşın yarattığı heyecanla tek solukta izlenen Şeref Meselesi bu sezonun en parlak yapımlarından biri olmakta hayli iddialı. Dizinin yarattığı heyecan daha ilk dakikalarda kendini jeneriğin ustaca kotarılmış bir sanat şöleni havasında akmasıyla başlıyor esasında. Hemen ardından önümüze düşen ilk sahnede yaşanan olayların ardından hikayenin özüne girebilmek için 5 sene önceye geçiş yapan yönetmen Altan Dönmez, bu vesileyle de dizinin ileriki bölümleri için seyircinin merakını hat safhada tutmayı başaracak bir işe imza atıyor. Nefes kesen bu ilk bölümün ardından, heyecanın kat be kat artacağına şüphe duymadığımız sonraki bölümleri kaçırmamak üzere her Pazar saat 20.00’da KanalD ekranında buluşmak üzere, iyi seyirler!

Bu içerik http://www.sinematopya.com/ tarafından hazırlanmıştır.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Açılmalı mı? (2): Nasıl?


Daha önceki yazımızda “Neden?” sorusunu sormuş ve kendimizce yanıt aramıştık. Şimdi ise bu açılımın “Nasıl?” olması gerektiği üzerine.

Öyle bir açılmalı ki olaylar çıkmalı, yer yerinden oynamalı ve milleti şoke edip kapıları vurup çıkmalı!!!” :) Elbette zaman zaman ve doğal olarak böyle hissettiğimiz zamanlar olabilir ancak akıl ve mantıkla hareket etmekte büyük fayda var.

En başta şunu söylemek gerekir ki açılım yapacağınız kişilere karşı güçlü olmalısınız: Ekonomik, fikirsel ve hatta konum olarak. Bazen bunların tamamının önemsizleştiği vakalar olsa da ipleri elden bırakmaya gelmez. O nedenle özellikle genç arkadaşlara söylemeliyim ki ne iş yapıyorsanız/yapmayı düşlüyorsanız sıkı çalışın ve en iyilerinden biri olmak için elinizden gelenin fazlasını yapın (#yazaranot: Bu blogu hangi amaçla açtın, ne kadar ilerleme sağladın, YANITLA)

İkincisi LGBT birey olarak lütfen ne olduğunuz hakkında bilinçlenin. Öyle ki size karşı üretilecek söylem ve sorulara karşı doğru tezleri sunabilesiniz. Lut Kavmi’nden başlayacakları için siz de bilinçlenmeye şuradan başlayabilirsiniz.

Ve bana sorarsanız bu özelliğinizi paylaşacağınız kişiler sizin için özel insanlar olmalı. Hayatınızda küçük bir yer kaplayan insanın sizin mahrem alanınızı –istisnai durumlar hariç- bilmesine gerek yok. Ama yakın bir arkadaşınızın ya da aranızda güçlü bir iletişim olan aile bireyinizin bu durumu bilmesi sizi daha güçlü kılacaktır. Hepimizi daha güçlü kılacaktır.

Açılmadan önce Prayers for Bobby ve Benim Çocuğum filmlerini de izlemenizi, mümkünse açıldığınız kişilere de izlettirmenizi öneririm. Bu filmler onların bakış açılarını da içeren ve bu bakış açılarının hatalı olduğunu, diğer taraftan bakmanın normal olduğunu gayet güzel anlatan filmler. 

Başlığımızda sorduğumuz soruya verilebilecek en güzel yanıtlardan birini de Kaan’ın “kontrollü açılmak” olarak tanımladığını ve fikirlerinin tarafımca fazlaca benimsendiğini belirtmeden geçemem. 

NOT: Umarım olmaz ama ola ki zor durumlarla karşılaştığınızda KaosGL, Lambdaİstanbul, SPoD gibi sivil toplum organizasyonlarımıza ulaşabilirsiniz. Bana da ulaşabilirsiniz.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Açılmalı mı? (1): Neden?


LGBT bireyler olarak bizlerin en kafa kurcalayıcı konularından biridir aileme/arkadaşlarıma açılmalı mıyım sorusu. Özellikle haberlere düşen/düş(e)meyen ve anlaması güç birçok olaydan dolayı bunu bir sorun haline getirmek de oldukça doğal bir sonuç. Ama bazı zamanlar var ki hayatın hemen her noktasında yanımızda olan kişilere, bizi biz yapan en temel özelliğimizden bahsedememenin sıkıntısını yaşayabiliyoruz.

Yıllar yıllar önce, askerlik nedeniyle ilişkimi bırakıp yaban ellere gitmiştim. Oradaki herkes benim gibiydi; sevdiklerini bırakmış, kendisine hak olarak tanınan özgürlüğünden vazgeçmiş ve o “vatani” diye adlandırılan görevi icap etmeye gelmişti.

Birçoğu ile aramızdaki fark, onlar hayatlarını anlatırken sevgililerinden, nişanlılarından ya da eşlerinden bahsedip birbirlerine destek olabiliyordu. Bense henüz çok yeni/çok heyecanlı bir ilişkimi bırakıp aralarına düşmüştüm. Telefon bile kullanmanın yasak olduğu bir yerdi vatani görev dedikleri ve ben kendimi başka hiçbir yerde bu kadar yapayalnız hissetmemiştim.  

Bu adaletsizlik sadece askerde değil, hayatın birçok köşesinde yaşanabiliyor aslında. Seviyorsunuz anlatamıyorsunuz; daha da kötüsü ayrılıyorsunuz ve yine sessiz kalıyorsunuz. Dolandırılıyorsunuz susuyorsunuz size yakın hissettiğiniz kişilerin sizin ne olduğunuz hakkında herhangi bir fikri olmadan çevrenizde olmasından dolayı.

Kimsenin en mahrem alanını merak etmediğimiz gibi elbette kendi mahremiyetimizin de bize özel olması gerekiyor. LGBT olmamız, kimi sevdiğimiz ya da kimle seviştiğimiz elbette kimseyi ilgilendirmez. Ancak arkadaşlık ya da dostluk paylaşmaksa eğer, mutluluğumuzu da hüzünlerimizi de bilmeleri gerekmez mi?

Ayrıca toplumumuzun at gözlüklerinden kurtulabilmesi ve bizim de Batıdaki gibi hak ettiğimiz şekilde yaşayabilmemiz için insanları olabildiğine bilinçlendirmemiz gerekiyor. Bu da en iyi açılmakla ilgili olabilen bir durum.  Sanırım tam da burada Harvey Milk’i anmadan geçmek imkansızlaşıyor:

“Eğer ki kafama bir kursun sıkılırsa, bırakın bu kurşun kapılar ardında saklanan eşcinsellerin kapılarını kırıp geçsin”

NOT: Yazı her önünüze gelene LGBT olduğunuzu söylemenizden çok neden açılmak gerektiği ile ilgili yazılmıştır. Nasıl açılmak gerektiği ile ilgili yeni bir yazı yazılacaktır. Özetle bu yazıyı okuyup çevrenize bodoslama açılmayınız lütfen. 

1 Kasım 2014 Cumartesi

“Çünkü Tanrı Hepimizi Seviyor”

Gzone Ekim sayısında çıkan yazımın tamamını şimdi bloga ekliyorum. Yorumlarınızı bekliyorum :)


Geçtiğimiz Eylül ayı, gay camiası açısından oldukça hareketliydi. Sonbahar havaları gibi ılık ılık esen rüzgarla keyiflendik çoğunlukla; bazen de çıkan fırtınalarda homofobik söylemlerle mücadele ettik.

Şu an ikincisini okuduğunuz Gzone, tartışmaların içinde ve nihayetinde bizlere ulaştı. Ellerinize sağlık. Heyecanla okuduk; okumaya da devam edeceğiz. Belki bundan on yıl sonra, saçlarım iyice aklaşıp “silver daddy” olduğumda, bu sayıları okuyup “ahhh mazi” temasındaki hayıflanmalarımı sıralayacağımı söylemeden geçemem.

İstanbear Festival’in de Sonbahar ayağı gerçekleşti. Hamam partileriyle olsun, club eğlenceleri ile olsun yine her türlü gönülleri fethettiklerini özellikle söylemem gerek. Bir sonraki festivali heyecanla bekliyoruz.

Eylül ayının en önemli olaylarından bir diğeri de Lady Gaga’nın sansasyonel İstanbul ziyareti ve konseriydi. Deli dolu şarkıları ve danslarının arasında gökkuşağı bayraklarının dalgalanmasını da izledik. Zaten pride havasında geçen konserde, Gaga ‘şimdi ne yapacak?’ diye hayranlıkla beklerken öyle laflar etti ki, yıllardır beklediğimiz desteği görebilmenin huzuruyla, benliklerimizin yanı sıra çığlıklarımızı da özgür bıraktık.

"Dünyayı dolaştım. İnanın gay olmak çok zor. Ne olduğunuzdan utanmayın ve kendinizle gurur duyun. Çünkü Tanrı hepimizi seviyor"

O henüz Türkiye’ye adım bile atmamışken, onu ahlaksızlıkla suçlayanlar “kültürümüz”e saygı duymasını salık vermişti bile. Sanki kültürümüzde hiç hoşgörüden bahsedilmiyormuş gibi… Yeni-popüler ahlak bekçimiz, olanca hıncıyla sosyal medya üzerinden kinini sağa sola dağıttı. Sanırız unuttuğu şey, eşcinselliğin değil; sevgi kadar nefretin de bulaşıcı olduğuydu. Gaga haliyle hiçbirini umursamadı. Bir gün önce sahnede çıplak kalarak kostümünü değiştiren evrensel gay ikonumuz, ertesi gün İstanbul sokaklarında başını kapatıp gezdi.

Ahlak bekçilerinin parmakları ise, “İşte bundan bahsediyoruz” nidalarıyla Gaga hayranı eşcinselleri gösteriyordu. Çevremizden gördüğümüz kadarıyla klasik Türkiye ayrışmasından farklı olarak bu kez, kendini laik-çağdaş-özgürlükçü addeden kişilerden de homofobik söylemler duymaktı. Onlar da –sanki bir lütufmuş gibi- kimsenin gayliklerine karışmadıklarını, ama konserde görülenlerin ve bekçilerimizin hedef gösterdiklerinin “normal” olmadığı fikirlerini dillendirdiler. Sorulan “kime göre, neye göre” soruları elbette yanıtsız kaldı.

İşte tam bu sıralarda okuduk “İstanbul'da ilk eşcinsel evlilik” haberini. Biz de şahit olduk Ekin ve Emrullah’ın evliliklerine. Aşkla dolu ömürler diliyoruz. Bir yastıkta kocasınlar.

Senin çocukların kadar değerliyiz biz de!

Söyledikleri, yazdıkları ve paylaştıkları ile tam olarak ne yaptığını anlayamadık Niran Ünsal’ın. Yargılamak haddimize değil ancak bir şeyler söylemeden önce nerelerden geldiğimize bakmamız gerek. İnsanlar değişir elbette, bazen iyi ve bazen de kötüye doğru. Ancak fütursuzca üretilen söylemlerden doğacak nefret suçlarına maruz kalabileceklerin yaşadıkları değişmez. Kayıtlara geçen hiçbir olay olmasa dahi, duygusal boyutta yaşanan şiddetin zararları da hafife alınacak cinsten değil.

Senin çocukların kadar değerliyiz biz de. Babasının söyledikleri üzerine intihar edecek kadar çaresiz kalan Okyanus da, ailesi tarafından katledilen Ahmet de, Roşin de değerliydi en az onlar kadar. Sevgi, seninki kadar LGBT çocuklar için de önemli. Kin aşılayan söylemlerdense, sevgiyle kucaklayan öğütlerini ve hatta şarkılarını bekliyoruz.

Ayrıca Lady Gaga konseriyle de bir kez daha gördük ki “star” olabilmenin en önemli yolu LGBT’lerce beğenilmekten geçiyor. Destek veren söylemleri üretmeden yıldız olan örnekler de elbette olabilir. Sanırım bunun nedeni de yeniliğe açık olan, farklı düşünebilen ve hissedebilen LGBT’ler… Bunun bilimsel bir kanıtını sunamıyoruz maalesef ancak dünyada ve ülkemizde birçok örneğini görebilirsin.

Bütün bunlar olmasa dahi, biz seni muhteşem sesin ve harika şarkılarınla hatırlamak istiyoruz. Çünkü gelen her şey “Haktan”… Ve bizler de sevda büyüsü, nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu  “Firuze” gibi acele etmeden, sevgiyi bekler dururuz.


nick smorty
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...