19 Nisan 2015 Pazar

Roma: Tatil & gaylife


Selam sevgili okur. Nasıl daha iyi bir “Roman” olunur sorusunun cevabını aramayacağımız ama “Roma’dayken Romalılar gibi yap”manın gayvari tarafını ucundan köşesinden tutmaya çalışacağımız yazıma hoş geldin.

Diğer benzer yazılarımda da belirttiğim gibi burası gay bir blog olduğu için tarihi-kültürel açıdan neler yapılabileceğine dair notlara diğer sitelerden ulaşabilirsin. Burada bir eşcinsel olarak yapabileceklerin üzerinde duracağız.

Roma, gaylife açısından belki de Avrupa’nın en verimsiz büyük şehirlerinden birisi. Bunda muhtemelen Vatikan’ın etkisi büyük. Misal diğer şehirlerde görmediğiniz biçimde Roma sokaklarında bolca din adamı-kadını görebilirsiniz. Amsterdam ya da Barcelona sokaklarında el ele, dudak dudağa dolaşmak sorun değilken burada sorun yaptıklarına dair bazı duyumlar almadım değil. Bu pencereden bakıldığında Türkiye ile benzer bir profile sahip. Ancak mekan sayısı vs açısından da elbette İstanbul’dan iyi durumda.

Gelelim notlarımıza:

  • Adamların dini bayramları gerek dini açıdan gerekse tatil olması nedeniyle önemli. Kalınacak yerler, fiyat pahalılığı vs nedeniyle onların bayramlarında orada olmazsanız sizin için daha iyi olacaktır.
  • Kalınacak yer açısından Colosseo civarını tercih etmeniz önerilir. Hem gaylife hem de şehir merkezi olarak kabul edilmesi nedeniyle buradan çok uzaklaşmamanız faydanıza.
  • Özellikle Termini civarında çantanıza-cüzdanınıza ekstra özen gösterin. Başıma gelmese de çokça uyarı ve olay duydum.
  • Saunalara giriş için, ilk girişte pasaportunuzla kayıt olmak, ekstradan 8 € ödemek ve size verilen kartı sonraki girişlerinizde göstermeniz gerekmekte. Bir nevi fişleme olayı işte.

 Pek mekan gezemedim ama gezdiklerimi yorumlamak gerekirse;

G I Am @ Planet Roma: Burası oldukça büyük bir mekan ancak sanırım daha iyi partileme mekanları var (Patroc’tan ya da Spartacus’ten kontrol edebilirsiniz). Öğrendiğime göre yalnızca cumartesi geceleri LGBT’lere hizmet veriyormuş. LGBT dedim çünkü gerçekten gayler, lezbiyenler ve translar bir arada eğleniyorlardı. İstanbul’da bu yapılabilir mi bilinmez ancak Roma’da birçok mekan bu şekildeymiş :)




Girişi 10-12 € ve içki dahil değil. İçeride biri karaoke ve biri de erkeklere kapalı olmak üzere 4-5 tane ayrı bölüm var ama merak edenler için söyleyeyim, dark room yok :) Farklı bölümlerde farklı tarzlarda müzikler duyabilirsiniz. İçki fiyatları açısından bir votka sanırım 10 € kadar vardı.

Web sitesi için buraya, haritası için buraya tıklayınız.

Apollion Sauna: Şeker Oğlan’ın öve öve bitiremediği mekan o kadar da güzel bir mekan değilmiş; öğrenmiş olduk. Girişi 15-20 €. Girişte size özel ve poşetinde terlik verdikleri için, taşımanıza gerek yok. Birçoğundaki gibi jakuzisi, saunası, kabinleri mevcut. Dip köşesinde sigara içme odası var. Temizliği ortalama üstü. Ama mekan çok özenilmiş bir yapıya sahip değil. Hergün 14:00-23:00 saatlerinde açık.

Web sitesi için buraya, haritası için buraya tıklayınız.



E.M.C. (Europa Multiclub) Sauna: Yukarıdakine göre daha temiz, daha büyük, daha kaliteli bir yer. Gelenler de daha cazip :). Jakuzisi sanki göller yöresi gibi 3 ayrı parçadan oluşuyor ve mağara gibi siz devam ettikçe köşelerde farklı ortamlarla karşılaşıyorsunuz. Burada da poşetiyle ayak numaranıza göre terlik veriliyor. Giriş katında kafe-barı, alt katındaysa sauna, jakuzi, buhar odası ve kabinleri var. Bar kısmında sigara içiliyor sanırım.

Hafta içi 13:00-24:00, cumadan Pazar gecesine non-stop açık. Fiyatı da yukarıdakiyle aynı.

Web sitesi için buraya, haritası için buraya tıklayınız.



Roma’da güzel gay kafelerin olduğunu duydum ancak koşuşturmaktan, Smart arabalarda gezmekten ve biraz sevişmekten görme imkanım olmadı. Görenleriniz yorum olarak eklerse sevinirim.

İyi eğlenceler.

22 Şubat 2015 Pazar

You Should Meet My Son (Oğlumla Bir Tanışsanız)

Bu aralar yapmam gerekenler oldukça fazla olduğu için yalnızca bazen film izleyebiliyorum ve buradaki postlar bir süredir filmlerden ibaret. Gidilecek şehirler, eğlenilecek clublar-barlar, okunacak kitaplar, sevişilecek adamlar ve hatta bulunacak bir eş var ama benim buna pek zamanım yok. Şimdilik film izlemeye devam ediyoruz.

Son birkaç posttur gördüğünüz üzere filmler genelde dramatik. Yine oturmuş, dramatik bir Yeşilçam filmi izleyecekken yan tarafta yer alan öneriye tıkladım ve You Should Meet My Son, Türkçe ismiyle Oğlumla Bir Tanışsanız’ı izledim.

Filmi özetlemek hadi hep beraber hayal kuralım:

Evlenebilmeniz için sizi sürekli kızlarla tanıştıran anneniz bir gün, bir şekilde gay olduğunuzu öğreniyor. Siz onun bu durumu bildiğinden bihaber, o sizin için gay çöpçatan sitelerinde geziniyor ve yetmiyor bir gaybara gidiyor. Arkadaşlar ediniyor ve size bir striptizci ayarlıyor.:)

Gerçekten güzel bir hayal oldu değil mi? :) Filmimizde bütün bunları yapan annemiz Mae rolünü Joanne McGee canlandırıyor ve bu hengamede ona teyzemiz Carol Goans (Rose rolünde) eşlik ediyor. Bu ikilinin abartılı konuşmaları ve yaşadıkları karşısındaki tepkileri gerçekten eğlenceli. Filmin senaristi ve yöneteni ise Keith Hartman.

Film bu kadar eğlenceliyken aralarda verilen mesajlar gerçekten naif. Annemizin ne olursa olsun tek isteği oğlunun mutlu olması ve bunun için gaybara gidip kendisine damat arayacak kadar cesur. Beraber yaşadığı kardeşi Rose’u da hikayeye kattığımızda evlere şenlik bir izlence çıkıyor. Filmin sonunda bir ara(içinde bulunduğum dönemden midir bilinmez) gözlerim doldu ama nihayetinde mutlu sonla bitirebildik hikayeyi.

Bu iki heyecanlı kadının horoz şeklindeki sürahilerini de mutlaka görmenizi tavsiye ederim. :) 



Sanatsal değeri tartışılabilir belki ama bu soğuk havalarda evde miskin miskin, can sıkıntısından patlayacak durumda olduğunuzda kurtarıcınız olacağını garanti ederim. Ya da 3-5 arkadaş evde keyifle izleyebilirsiniz.



İyi seyirler.

15 Şubat 2015 Pazar

Yeşilçam’ın “Öteki”leri (2): Dönersen Islık Çal



Bazılarının varlıklarını bilmeme ve bölük pörçük olsa da izlemiş olmama rağmen Yeşilçam serisini yazmaya çok yeni bir başlangıç yapmışken bir şey fark ettim. Yeşilçam, bildiğimiz ve gördüklerimizin ötesinde güzel filmler de yapmış. Ancak nedendir bilinmez, hiç vazgeçmemecesine magazin odaklı olmaya devam eden basınımız sanata hak ettiği özeni göstermekten çoğunlukla imtina etmiş, ediyor. Recep İvedik serisinin gişe rekorları kırdığı ve yıllar yılı tv dünyasının prime time kotarıcısı olduğu bir basından bahsediyorum işte. Neyse ki gelecek nesiller tv’nin sunduğundan çok daha fazlasına ulaşabilir durumda.

 “Dönersen Islık Çal” filmini izledikten sonra düşündüklerim arasında yer alan cümlelerdi yukarıda okuduklarınız. 1992 yılında, Orhan Oğuz yönetmenliğinde çekilen film bir trans ile bir cücenin dostluklarını konu edinmiş. Trans rolünde çoğunuzun tanıdığı Fikret Kuşkan varken, cüce rolünü de Mevlüt Demiryay canlandırmış. Filmin bir diğer dikkat çekici oyuncusu da fahişe rolüyle Derya Alabora’dır hiç kuşkusuz.

“İstanbul'un en görkemli mevkilerinden biridir Beyoğlu, İstiklal Caddesi... Ancak gece olup ışıklar sönmeye başladığında bin türlü pislik belirir bu karanlık sokaklarda... Toplumdan dışlanmış, ötekileştirilmiş insanların dramı işte böyle anlarda yoğunlaşır. İşte doğuştan kaybedenlerden biri de kirli bir barda barmenlik yapan bir 'cüce'dir. Cücenin yolu bir gün bir fahişelik yaparak geçinen bir travestiyle kesiştiğinde bu iki dışlanmış, iki istenmeyen insan arasında kadere ve hayata meydan okuyan bir dostluk başlar. Bu dostluk kendilerini öteleyen topluma karşı yapılmış bir başkaldırı niteliğindedir.” (BeyazPerde.com)

''Yürü lan gidiyoruz! Hep gece yürüyecek değiliz ya! Biraz da güneşe doğru yürüyelim!''

Her şeyden öte konusu ve karakterleri itibariyle şahane bir film Dönersen Islık Çal. Kara film niteliğinde. Eğer ki olaylar silsilesi ya da salt duygulara hitap eden bir “acı” hengamesi bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Ancak küçük küçük işlenmiş ayrıntılar üzerine kafa yorarsanız, filmin anlatmaya çalıştığı dramanın farkındalığına ulaşabilirsiniz. Ve işte o anlarda, ağlamak istiyorsanız, gönül rahatlığıyla ağlayabilirsiniz.

“Tanırım tabi! İnsan dostunu kokusundan, bakışından, sökülmesinden tanır. Hem sen dönersen ıslık çalarsın. İşte o zaman tanırım seni.”

“karanlık ve can acıtan, hüzünlü ve umutsuz; ama ruha dokunan film.
"ötekilerin", bir travesti ve cücenin; dışlandıklari, korktuklari, mutsuz olduklari için gece yaşayan, yaşayabilen iki insanın kısa süren hikayesi. belki bu yüzden tüm sahneler karanlıktı, belki bu yüzden tüm şehir bana bakacak diye içiyordu. top oynayarak boy uzatmak kadar uzak bir ihtimaldi zaten mutlu olmaları. tıpkı yitip gidenin, bir gün geri dönüp ıslık çalma ihtimali gibi.” (AyiSozluk.com)


İyi seyirler.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Yeşilçam’ın “Öteki”leri (1): Gece, Melek ve Bizim Çocuklar

Bir dramasever olarak yerli sinemanın, drama konusundaki başarısına laf ettirmem. Diğer bütün türler hakkında en berbat eleştirileri sıralayabilecekken konu dramaya gelince özellikle laf söylettirmem. Hele ki nadir de olsa LGBT temalı örneklerde yoğun olarak işlenen dramanın tadı başkadır bizim sinemamızda. Çünkü bizim gerçeklerimizi ve daha da önemlisi hislerimizi anlatırken gerçekten başarılı filmler çıkabilmiştir Yeşilçam. İşte bu düşüncelerle Yeşilçam’ın “Öteki”leri'ni izlemeye ve nacizane burada yazmaya karar verdim. Arayı çok açmadan yazabilmeyi ümit ediyorum.

NOT: Ferzan Özpetek’le ilgili yazılarım da devam edecek elbette.

“Şehvetle biz sığındık birbirimize”

Bugün LGBT içerikli yapımlara destek vermeyen Kültür Bakanlığı haberlerini sağda-solda kızarak-üzülerek-hayıflanarak okurken; yaklaşık 20 yıl öncesinin Türkiyesi'nde,1993 yılında bakanlık desteği ile çekilen bir film şimdi sizinle paylaştığım: Gece, Melek ve Bizim Çocuklar. Bir Atıf Yılmaz filmi ve oyuncu kadrosu da zamanının oldukça tanınmış ünlülerinden oluşuyor. Derya Arbaş (Serap), Deniz Türkali (Melek), Uzay Heparı (Hakan) ve Deniz Atamtürk (Arif+Fulya) zamanının en güzel oyunculuklarını sergilemiş bu filmde.

“Seviştik de, öldük de, öldürdük bile”

Serap, genç ve güzel bir seks işçisidir. Müşterileri ve kedisi dışında yalnız geçen hayatı trans Arif/Fulya, yakışıklı Hakan ve eski seks işçisi yaşlı Melek’le kesişir. Fulya’ya kucak açar, Melek’i annesi gibi görür ve Hakan’a aşıktır. Ancak gecenin karanlık yüzü ve yaşamaya zorlandıkları "öteki" hayatları, onlara bu küçük sevgi bağını bile çok görecektir. 

Her zaman yaptığım gibi film konusunu bir bilenden alıntılamak isterdim. Ancak güzel bir film özeti bulamadığım için kendim yazmaya çalıştım ve spoiler da vermemek için bayağı kastım. Bilgilerinize :))

“Kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı”

Filmin başlamasıyla siren sesleri ve çığlıkların kulaklarınızda çınlaması aynı zamana denk gelir Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’da. Daha film başlarken duyduğunuz bu seslerle anlarsınız, karakterlerin öykülerinde bir şeylerin yolunda gitmediğini. Genel olarak seks işçilerinin hayatlarını bize anlatmaya çalışan film, ayrıntılarda trans ve eşcinsel bireylere ait birçok hikayeyi gözlerimizin önüne sermektedir. 

Hem devletin kolluk gücü marifetiyle, hem de iki yüzlülerin -karşısındakinin insan olduğunu unutacak kadar- bencilce baskılarının nice canları hoyratça hırpaladığına şahit olabilirsiniz. Öyle ki bu şahitliği, gece yarısı Harbiye taraflarında tanışabileceklerinizden de öğrenebilirsiniz, bu filmi izleyerek de. 

Öğrenecekleriniz arasında vicdanları her zaman sızlatmaktan geri durmayan devletin transları bu “kötü” yoldan çevirmek için saçlarını kesmeyi iş edindiği de var, o anları yaşamanın duymaktan çok daha zor olduğu da. Tecavüzcülerin altında sesini duyuramayan kadınların yaşadıkları da var, tecavüze uğramanın dinlemekten çok daha ağır olduğu da. 

Ama bu çığlıkları daha fazla kişiye duyurmaya çabalamadan öylece durmak ve sadece üç maymunu oynamak en acısı olsa gerek.



“Sanki bize bizden başka kim olur yar”

Yeni neslin elinin altındaki internetin nimetlerinden yararlanarak bu zamanları hafızalarında tutması lazım. Tutması lazım ki özgürlüğümüz adına atılan küçücük bir adımın bile ne kadar değerli olduğunu kavrayabilsinler. Kavrayabilmek için de lütfen bu filmi izlesinler. 

Film hakkındaki Vikipedia sayfası için tıklayınız.

Film için bestelenmiş, aralara bir dörtlüğü serpiştirdiğim ve filmle aynı isimdeki şarkıyı dinlemek isterseniz:


OGBD’den esinlenerek bu filme özel; filmin yakışıklısı, rahmetle andığımız Uzay Heparı.





İyi seyirler.

1 Şubat 2015 Pazar

Eastern Boys (Doğulu Gençler) #MFFF

Uzun zamandır pek film izleyememiş, dolayısıyla burada sizlerle paylaşma imkanı bulamamıştım. Neyse ki My French Film Festival başladı ve ben de bir film izleyip festival bitmeden izleyebilmeniz için sizler için yorumlayabiliyorum.

Öncelikle bilmeyenler için Fransızların tüm dünyaya armağanı bu festival hakkında kısa birkaç bilgi vermek istiyorum. Bu festivaldeki filmleri izleyebilmeniz için nerede olduğunuzun hiçbir önemi yok. Çünkü filmler, herhangi bir şehrin bazı sinema salonlarında değil, internet bağlantısı olan her yerde takip edilebilecek, "online" bir özelliğe sahip. Bu yıl için 16 Şubat’a kadar www.MyFrenchFilmFestival.com adresinden şahane Fransız filmlerini (yerli sponsor sayesinde) ücretsiz ve Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Eastern Boys/Doğulu Gençler eşcinsel temasıyla festival kapsamında yer alan uzun metraj filmlerden bir tanesi. Robin Campillo senarist ve yönetmenliğinde, Olivier Rabourdin, Kirill Emelyanov, Danil Vorobyev , Edea Darcque, Beka Markozashvili oyunculuklarıyla ortaya çıkan bu sanat eserini sizlere de tavsiye etmeyi görev biliyorum.

Filmin konusunu, kolaya kaçıp alıntılamak gerekirse;

Orta yaşlı, beyaz yakalı Daniel, Paris’te Kuzey İstasyonu’nda, genç göçmen Marek ile ertesi gün ucuza seks yapmak üzere anlaşır; genç adamdan zerre kadar şüphelenmez ve ona evinin adresini verir. Fakat ertesi gün Marek, Doğu Avrupalı çetesiyle birlikte Daniel’in bir rezidanstaki dayalı döşeli dairesini istila ediverir!” (iksv.org)

Film, kimin iyi kimin kötü olduğunu bolca sorgulamanıza neden olacak nitelikler barındırıyor. Öyle ki bütün bu sorgulamaları çok fazla aksiyon ve hatta diyalog olmadan yaptırıyor.

Göçmenlerin yaşam şartları, ne kendi ülkelerinde ne de sığındıkları ülkelerde aradıkları mutluluğa/huzura tam olarak kavuşamadıklarını çok da fazla konuşmadan gösteriyor. Filmin temasında yer alan Doğu Avrupalı gençlerin yaşamlarından öte eve gelen hizmetçi kadının yüzündeki mutsuz ifadeyi filmi durdurarak incelemenizi öneririm.

Seks işçiliği, insanların –özellikle gaylerin- sadece cinsellik amaçlı buluşmalardan gasp vb durumlarla karşılaşması, ekonomik olara güçlü olmanın gayler açısından –her zaman söylediğimiz gibi- gerçekten önemli olduğu gibi bir çok konuyu da sessiz sedasız izleyicilerin kafasına soru işareti olarak yerleştiriyor. Ülkemizde de birçok benzer hikayeyi yaşadığımızdan/duyduğumuzdan eminim.

Kısaca dün gece tv’de görüp twitter’dan yaptığım çağrıyı burada yinelemek istiyorum: Lütfen değerli zamanınızın çoğunu zırva Bu Tarz Benim’leri vb izleyerek çarçur etmek yerine, size eğlenceden ötesini sağlayacak bu değerli yapımlara zaman ayırın. Elbette zaman zaman boşa zaman harcamak hepimizin yaptığı bir şey; ama her zaman değil.


Filmi 16 Şubat'a kadar buradan izleyebilirsiniz. İyi seyirler…

24 Ocak 2015 Cumartesi

Feminen olmak ya da olmamak!


“Kendin pişir kendin ye” mantalitesi içinde hazırlayıp yanıtladığım Homofobi/Transfobi mim’i üzerinden çıkarımlar yapmaya devam ediyoruz. Daha önce yaptığımız çıkarım için “Ya sizin çocuğunuz gay olsaydı?” başlığı altındaki yazıyı okuyabilirsiniz.

Şimdi mim’deki bir diğer bir sorumuz olan “Bir LGBTİ tarafından homofobi/transfobi yapılabilir mi?”ye verilen yanıtlara yoğunlaşmak istiyorum.

Ne kadar enteresandır ki mim’e katılan blogger’ların çoğu (bana kalırsa geneli yansıtacak şekilde) “Elbette” şeklinde cevaplamış bu soruyu. Bu gerçekten içinde bulunulan toplumu düşündüğümüzde oldukça “acınası” bir halde olduğumuzun göstergelerinden biri.

En çok bahsedilen örneklendirme ise “feminen gayler”di. Az ya da çok genel olarak bütün erkek eşcinsellerde efemine davranışlar görmek mümkün bana kalırsa. Ancak “aşırı” derecede bu özelliğe sahip erkeklerin hem heteroseksüel hem de şaşırtıcı biçimde LGBTİ camiasınca –fobiye maruz kaldığı aşikar.

Enteresandır ki bizimki gibi toplumlarda (kendini kabullenememiş kişilerce) daha çok arzulanan, aynı zamanda bir o kadar da dışlanan kişilerdir feminenler. Kendini kabullenmiş ve bazı eşcinsel kültüre ait ögeleri yaşayan-yaşatan kişilerin çoğu ise, saygı duymak bir yana bir eşcinsel olarak homofobiyi de yadırgamadan yaşatırlar.

Cinsel vb anlamda hoşlanıp hoşlanmama konusunu bir tarafa bırakalım. Esasında hayatlarını bu –fobik toplumda rol yapmadan, içlerinden geldiği gibi yaşayabildikleri ve baskıya rağmen özgür kalabildikleri için saygı duymak gerekir. Hatta homofobik bir toplum içinde özgürlük adına bir şeyler yapmaya çalışıyorsak, bu konuya en çok katkı sağlayan kişilerin de feminen eşcinseller olduğunu unutmamalı. Bana sorarsanız aramızdaki en aktivist kişiler feminenler.

“Kötü gösteriyorlar” diyenleri duyar gibi oldum birden. Burada kötü olan feminen davranışlar sergilemek değil; toplumun bu çeşitliliği görmemesi/bilmemesi, nefret söylemleri türetmesidir. Onlar –öyle ya da böyle- eşcinsellerin var olduğunu sere serpe gösterebiliyorken, siz maskülen gaylerin olduğunu da ifşa edebiliyor musunuz? Durup bir nefes almak ve biraz düşünmek gerekiyor bu durumu.  

Hele ki bizimki gibi toplumlarda, LGBTİ bireyler olarak hepimiz heteroseksüel insanlara göre daha çok risk ile hayatımızı yaşıyoruz; nefrete karşı savaşıyoruz. Bu şartlar altında maskülen tipteki gaylere nazaran efemine gaylerin bu riskleri kat be kat daha fazla taşıdığının da farkında olmalıyız. Kendi içimizde ötelemek yerine, kabullenmeye başlamanın zamanı geldi de geçiyor bile.

Umarım o farkındalık önce homofobik LGBTİ’lerde, sonra da toplumun diğer kesimlerinde çok geçmeden kendini gösterir.

Feminen bir GAY isen, herkes taciz etmekte haklı” başlıklı şuradaki yazıdan alıntı:

“…İyice delirdim ve ‘DEFOLLLL, GAY’im diye önüme gelenle yatacak değilim ya!’ diyerek bağıra bağıra yürüdüm. Bütün mahalle duydu ve anneme yetiştirdi. Annem de sağolsun beni haksız buldu. ‘Ben sana doğru düzgün giyin, doğru düzgün konuş, yürü, davran demedim mi?’ dedi. Kısacası feminen bir GAY birey ne yolda yürüyebiliyor ne de insan gibi yaşayabiliyor!!!”

Okuduğunu anlama:

Yukarıda örnek olarak verilen başlık ve alıntıdaki aktivist yönü açıklayınız.

17 Ocak 2015 Cumartesi

Ya sizin çocuğunuz gay olsaydı?


Her geçen gün aşağılanan, baskılanan, fiziksel/psikolojik şiddete maruz kalan, gasp edilen, yaralanan ya da öldürülen LGBTİ birey haberlerine maruz kalıyor; üzülüyor, sinirleniyoruz. Daha dün IŞİD ismiyle anılan, din adı altına terör estiren canilerin sırf eşcinseller diye iki kişiyi, şov olsun diye metrelerce yüksekten aşağı “attıkları” haberini okuduk. Biz bunu hak etmiyoruz. Kimse hak etmiyor.

Bu düşüncelerle, kendimize ayna tutabilmek ve ortak bir algıda buluşabilmek adına MİM: Homofobi / Transfobi başlığı altında görebileceğiniz bir mim hazırlamış ve bunu dolaşıma sokmuştum (Sorulara bifobiyi dahil etmediğim için üzgün olduğumu eklemek isterim, çünkü #biseksüellerdevardır). Bildiğim bazı bloggerların yanı sıra öncesinde bihaber olduğum bazı bloggerlara da bu sayede ulaştım ve hemen hepsinin kendine has ve samimi yorumlarını okudum. Öncelikle mimi yanıtlayan herkese teşekkür ediyorum. Yanıtlar geldikçe karmaşıklaşan ve takip etmemi zorlaştıran, dolayısıyla fark edemediğim mimler varsa da affınıza sığınıyorum. Olabildiğince takip etmeye ve yorumlamaya çalıştım keza (twitter/mail vs üzerinden bana ulaştıran olursa okuyamadığım mimleri de okumak isterim).

MİM’in ilk ve temel sorusu “Hiç homofobiye/transfobiye uğradınız mı?”ya verilen cevaplar ayrıca dikkatimi çekti. Kendim de dahil olmak birçok kişi okul zamanlarında, özellikle yaşıtları tarafından maruz kaldığı –fobiden bahsetmiş.

“Göster oğlum pipini amcanlara” ile başlayan süreç, benliğimizin adım adım kendisini göstermeye başlamasıyla yerini aşağılanma/dışlanmalara bırakıyor. Bu ne kadar köhne, ne kadar bağnaz bir insanlıktır ki küçücük çocukları, onlar için dünyanın sonu olabilecek “acılarla” tek başına mücadele etmeye izin verebiliyor.

Oyuncak silahları ya da arabaları sevmeyebiliriz. Futbolu eğlenceli bulmayabiliriz. Ama toplum farklılığı hemen fark ediyor. Onlar bunu çoğu zaman duyabileceğimiz şekilde ifade etmese de, onların –arkadaşımız olması gereken- çocukları “öğrendikleri” ile arkamızdan bağırıyor: “Top, homo, yumuşak, ılık!”

Çoğumuz aksini göstermek için çabaladık, çabalıyoruz. Çünkü bize de öğretilen homo olmanın kötü olduğu. En iyi oyuncuların çoğunlukla LGBTİ’lerden neden çıktığını siz bilmezsiniz ama işte o minicik dönemlerden itibaren rol kesmeye başlıyoruz biz. Siz hakkımızda alaycı konuşmalar yaparken biz “neden böyle” diye kendi kendimizi kemire kemire hayata tutunmaya çalışıyoruz. Ergenliğimizi anlatmak bile istemiyorum. Özetle sayenizde tam bir cehennem.

Oysa kabullenseniz keşke bazı çocukların sizin prototipinizden farklı olabileceğini… Bazılarının futboldan, oyuncak silahlardan ya da arabalardan hoşlanmayabileceğini… Bazılarının erkek gibi kız olabileceğini. Bazılarının kendisini pipisine rağmen kız gibi hissettiğini ve bazılarının da barbie bebekleriyle evcilik yerine değişik oyunlar türetebileceğini. O çocukların, çocukluklarını zehir etmeseniz güzel olmaz mı? Hangi kutsal kitabınızda yazıyor bu ya da hangi ahlaki değerlerinize sığıyor. Ya sizin çocuğunuz olsaydı, o zaman ne yapardınız? Çok yazık.
 
Bu yazıyı okuyan anne-babalar varsa ve eğer çocuklarında bir “ibnelik” seziyorlarsa son sözlerim onlara: Bırakın öyle kalsın, elalemi değil çocuğunuzu sahiplenin. Ona verdiğiniz destek daha fazla olsun. Kız gibi-erkek gibi olmasının sorun olmadığını anlatın. Çünkü siz heteroseksüel çocuk sahibi olmak zorunda değilsiniz. Çocuğunuzun heteroseksüel olmak zorunda olmadığı gibi. Ve lütfen “Benim Çocuğum” filmini bulup izleyin.  


Her çocuğun mutlu bir çocukluk yaşabilmesi ümidiyle…

NOT: Başlık özetlemek ve bilinirlik açısından "gay" olarak yazılmıştır. Ayrıca gay blogu olduğu için içerik de gay ağırlıklıdır :)

2 Ocak 2015 Cuma

Bir Tırtılın Değişim Günlüğü?


2010 yılının Ekim ayında hangi hislerle başladı bu blog şuan tam hatırlayamıyorum. Ama bu blogu açma nedenim hafızamda oldukça net: “Özetlemek gerekirse bir tırtılın aynada baktığı mutsuz yüz ifadesinden yola çıkarak kendi kozasında kelebeğe dönüşürken aldığı notları okumak isterseniz...

Takvimler artık 2015’i gösterirken şöyle bir göz gezdirdiğimde bireyselden genele giden bir yol almış blog. “Bir”den öte “bütün” için fikirlerimi beyan etmişim çoğunlukla. Ancak kendi bireysel mutluluğum ve o dönemki amaçlarımı düşündüğümde çok fazla bir ilerleme kaydedemediğim aşikar.

Sigarayı bırakmak istiyordum. Ama geçen yaklaşık 4 yıl sonrasında bazı denemelerim olsa da hala sigara içiyorum.

Kariyer olarak daha iyi ve refah düzeyimin artacağı bir seviyeye ulaşmak istiyordum. Kariyer meraklısı olmasam ve geçen zaman içerisinde bazı dişe dokunur gelişmeler olsa da pek ilerlemiş sayılmam. Bazıları benden ve bazıları da benim dışımdaki nedenlerden dolayı.

Misal hem sağlığım hem de kendi göz estetiğim açısından kilo almak ve bunu da sporla yapmak istiyordum. Üyeliklerim olmasına rağmen çok düzenli spor yapmayışım ve beslenmeme pek de dikkat etmeyişimden kaynaklı bunu da istediğim düzeyde gerçekleştirmiş değilim.

Bunların dışında başka bazı arzularım da var kendime ve hayata dair. Ama hayatı ertelemeyi sevmediğini söyleyen birinden bugünlere nasıl geldiğimin çok da farkında değilim.  

O rüzgarlı ve ne yağdığı belli olmayan bir İstanbul gecesinde, yeni yılın gelişini “kutlarken” izlediğim Bridget Jones Günlüğü filminden esinlenmek gerekirse geçen yıllar sonrasında kısaca;

Sigara: günde 1 paket içilmeye devam ediliyor.
Kilo: 7 kilo alınmış ama daha yolun yarısında bile değiliz.
Kariyer: 4 tane başarısız deneme
Aşk: Birkaç tane başarısız girişim. Birinde ahmakça aldatma vakası yaşandı.
Flört: Birkaç taneden biraz daha fazlası
Seks: Scoreboard’um olsaydı göreceğiniz rakamın kaç haneli olacağını bile söylemek istemiyorum.
Ulaşılan hedef: 0

Hal böyleyken ve takvimler 2015’i gösterirken sanırım biraz daha “öz”e dönmem gerekecek. Öyle ki tırtılın sanırım kozasını örme zamanı geldi.


Yazılarımı okuyan, yorumlayan, benimle hayata dair bir şeyler paylaşan herkese teşekkürler.  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...