22 Şubat 2015 Pazar

You Should Meet My Son (Oğlumla Bir Tanışsanız)

Bu aralar yapmam gerekenler oldukça fazla olduğu için yalnızca bazen film izleyebiliyorum ve buradaki postlar bir süredir filmlerden ibaret. Gidilecek şehirler, eğlenilecek clublar-barlar, okunacak kitaplar, sevişilecek adamlar ve hatta bulunacak bir eş var ama benim buna pek zamanım yok. Şimdilik film izlemeye devam ediyoruz.

Son birkaç posttur gördüğünüz üzere filmler genelde dramatik. Yine oturmuş, dramatik bir Yeşilçam filmi izleyecekken yan tarafta yer alan öneriye tıkladım ve You Should Meet My Son, Türkçe ismiyle Oğlumla Bir Tanışsanız’ı izledim.

Filmi özetlemek hadi hep beraber hayal kuralım:

Evlenebilmeniz için sizi sürekli kızlarla tanıştıran anneniz bir gün, bir şekilde gay olduğunuzu öğreniyor. Siz onun bu durumu bildiğinden bihaber, o sizin için gay çöpçatan sitelerinde geziniyor ve yetmiyor bir gaybara gidiyor. Arkadaşlar ediniyor ve size bir striptizci ayarlıyor.:)

Gerçekten güzel bir hayal oldu değil mi? :) Filmimizde bütün bunları yapan annemiz Mae rolünü Joanne McGee canlandırıyor ve bu hengamede ona teyzemiz Carol Goans (Rose rolünde) eşlik ediyor. Bu ikilinin abartılı konuşmaları ve yaşadıkları karşısındaki tepkileri gerçekten eğlenceli. Filmin senaristi ve yöneteni ise Keith Hartman.

Film bu kadar eğlenceliyken aralarda verilen mesajlar gerçekten naif. Annemizin ne olursa olsun tek isteği oğlunun mutlu olması ve bunun için gaybara gidip kendisine damat arayacak kadar cesur. Beraber yaşadığı kardeşi Rose’u da hikayeye kattığımızda evlere şenlik bir izlence çıkıyor. Filmin sonunda bir ara(içinde bulunduğum dönemden midir bilinmez) gözlerim doldu ama nihayetinde mutlu sonla bitirebildik hikayeyi.

Bu iki heyecanlı kadının horoz şeklindeki sürahilerini de mutlaka görmenizi tavsiye ederim. :) 



Sanatsal değeri tartışılabilir belki ama bu soğuk havalarda evde miskin miskin, can sıkıntısından patlayacak durumda olduğunuzda kurtarıcınız olacağını garanti ederim. Ya da 3-5 arkadaş evde keyifle izleyebilirsiniz.



İyi seyirler.

15 Şubat 2015 Pazar

Yeşilçam’ın “Öteki”leri (2): Dönersen Islık Çal



Bazılarının varlıklarını bilmeme ve bölük pörçük olsa da izlemiş olmama rağmen Yeşilçam serisini yazmaya çok yeni bir başlangıç yapmışken bir şey fark ettim. Yeşilçam, bildiğimiz ve gördüklerimizin ötesinde güzel filmler de yapmış. Ancak nedendir bilinmez, hiç vazgeçmemecesine magazin odaklı olmaya devam eden basınımız sanata hak ettiği özeni göstermekten çoğunlukla imtina etmiş, ediyor. Recep İvedik serisinin gişe rekorları kırdığı ve yıllar yılı tv dünyasının prime time kotarıcısı olduğu bir basından bahsediyorum işte. Neyse ki gelecek nesiller tv’nin sunduğundan çok daha fazlasına ulaşabilir durumda.

 “Dönersen Islık Çal” filmini izledikten sonra düşündüklerim arasında yer alan cümlelerdi yukarıda okuduklarınız. 1992 yılında, Orhan Oğuz yönetmenliğinde çekilen film bir trans ile bir cücenin dostluklarını konu edinmiş. Trans rolünde çoğunuzun tanıdığı Fikret Kuşkan varken, cüce rolünü de Mevlüt Demiryay canlandırmış. Filmin bir diğer dikkat çekici oyuncusu da fahişe rolüyle Derya Alabora’dır hiç kuşkusuz.

“İstanbul'un en görkemli mevkilerinden biridir Beyoğlu, İstiklal Caddesi... Ancak gece olup ışıklar sönmeye başladığında bin türlü pislik belirir bu karanlık sokaklarda... Toplumdan dışlanmış, ötekileştirilmiş insanların dramı işte böyle anlarda yoğunlaşır. İşte doğuştan kaybedenlerden biri de kirli bir barda barmenlik yapan bir 'cüce'dir. Cücenin yolu bir gün bir fahişelik yaparak geçinen bir travestiyle kesiştiğinde bu iki dışlanmış, iki istenmeyen insan arasında kadere ve hayata meydan okuyan bir dostluk başlar. Bu dostluk kendilerini öteleyen topluma karşı yapılmış bir başkaldırı niteliğindedir.” (BeyazPerde.com)

''Yürü lan gidiyoruz! Hep gece yürüyecek değiliz ya! Biraz da güneşe doğru yürüyelim!''

Her şeyden öte konusu ve karakterleri itibariyle şahane bir film Dönersen Islık Çal. Kara film niteliğinde. Eğer ki olaylar silsilesi ya da salt duygulara hitap eden bir “acı” hengamesi bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Ancak küçük küçük işlenmiş ayrıntılar üzerine kafa yorarsanız, filmin anlatmaya çalıştığı dramanın farkındalığına ulaşabilirsiniz. Ve işte o anlarda, ağlamak istiyorsanız, gönül rahatlığıyla ağlayabilirsiniz.

“Tanırım tabi! İnsan dostunu kokusundan, bakışından, sökülmesinden tanır. Hem sen dönersen ıslık çalarsın. İşte o zaman tanırım seni.”

“karanlık ve can acıtan, hüzünlü ve umutsuz; ama ruha dokunan film.
"ötekilerin", bir travesti ve cücenin; dışlandıklari, korktuklari, mutsuz olduklari için gece yaşayan, yaşayabilen iki insanın kısa süren hikayesi. belki bu yüzden tüm sahneler karanlıktı, belki bu yüzden tüm şehir bana bakacak diye içiyordu. top oynayarak boy uzatmak kadar uzak bir ihtimaldi zaten mutlu olmaları. tıpkı yitip gidenin, bir gün geri dönüp ıslık çalma ihtimali gibi.” (AyiSozluk.com)


İyi seyirler.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Yeşilçam’ın “Öteki”leri (1): Gece, Melek ve Bizim Çocuklar

Bir dramasever olarak yerli sinemanın, drama konusundaki başarısına laf ettirmem. Diğer bütün türler hakkında en berbat eleştirileri sıralayabilecekken konu dramaya gelince özellikle laf söylettirmem. Hele ki nadir de olsa LGBT temalı örneklerde yoğun olarak işlenen dramanın tadı başkadır bizim sinemamızda. Çünkü bizim gerçeklerimizi ve daha da önemlisi hislerimizi anlatırken gerçekten başarılı filmler çıkabilmiştir Yeşilçam. İşte bu düşüncelerle Yeşilçam’ın “Öteki”leri'ni izlemeye ve nacizane burada yazmaya karar verdim. Arayı çok açmadan yazabilmeyi ümit ediyorum.

NOT: Ferzan Özpetek’le ilgili yazılarım da devam edecek elbette.

“Şehvetle biz sığındık birbirimize”

Bugün LGBT içerikli yapımlara destek vermeyen Kültür Bakanlığı haberlerini sağda-solda kızarak-üzülerek-hayıflanarak okurken; yaklaşık 20 yıl öncesinin Türkiyesi'nde,1993 yılında bakanlık desteği ile çekilen bir film şimdi sizinle paylaştığım: Gece, Melek ve Bizim Çocuklar. Bir Atıf Yılmaz filmi ve oyuncu kadrosu da zamanının oldukça tanınmış ünlülerinden oluşuyor. Derya Arbaş (Serap), Deniz Türkali (Melek), Uzay Heparı (Hakan) ve Deniz Atamtürk (Arif+Fulya) zamanının en güzel oyunculuklarını sergilemiş bu filmde.

“Seviştik de, öldük de, öldürdük bile”

Serap, genç ve güzel bir seks işçisidir. Müşterileri ve kedisi dışında yalnız geçen hayatı trans Arif/Fulya, yakışıklı Hakan ve eski seks işçisi yaşlı Melek’le kesişir. Fulya’ya kucak açar, Melek’i annesi gibi görür ve Hakan’a aşıktır. Ancak gecenin karanlık yüzü ve yaşamaya zorlandıkları "öteki" hayatları, onlara bu küçük sevgi bağını bile çok görecektir. 

Her zaman yaptığım gibi film konusunu bir bilenden alıntılamak isterdim. Ancak güzel bir film özeti bulamadığım için kendim yazmaya çalıştım ve spoiler da vermemek için bayağı kastım. Bilgilerinize :))

“Kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı”

Filmin başlamasıyla siren sesleri ve çığlıkların kulaklarınızda çınlaması aynı zamana denk gelir Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’da. Daha film başlarken duyduğunuz bu seslerle anlarsınız, karakterlerin öykülerinde bir şeylerin yolunda gitmediğini. Genel olarak seks işçilerinin hayatlarını bize anlatmaya çalışan film, ayrıntılarda trans ve eşcinsel bireylere ait birçok hikayeyi gözlerimizin önüne sermektedir. 

Hem devletin kolluk gücü marifetiyle, hem de iki yüzlülerin -karşısındakinin insan olduğunu unutacak kadar- bencilce baskılarının nice canları hoyratça hırpaladığına şahit olabilirsiniz. Öyle ki bu şahitliği, gece yarısı Harbiye taraflarında tanışabileceklerinizden de öğrenebilirsiniz, bu filmi izleyerek de. 

Öğrenecekleriniz arasında vicdanları her zaman sızlatmaktan geri durmayan devletin transları bu “kötü” yoldan çevirmek için saçlarını kesmeyi iş edindiği de var, o anları yaşamanın duymaktan çok daha zor olduğu da. Tecavüzcülerin altında sesini duyuramayan kadınların yaşadıkları da var, tecavüze uğramanın dinlemekten çok daha ağır olduğu da. 

Ama bu çığlıkları daha fazla kişiye duyurmaya çabalamadan öylece durmak ve sadece üç maymunu oynamak en acısı olsa gerek.



“Sanki bize bizden başka kim olur yar”

Yeni neslin elinin altındaki internetin nimetlerinden yararlanarak bu zamanları hafızalarında tutması lazım. Tutması lazım ki özgürlüğümüz adına atılan küçücük bir adımın bile ne kadar değerli olduğunu kavrayabilsinler. Kavrayabilmek için de lütfen bu filmi izlesinler. 

Film hakkındaki Vikipedia sayfası için tıklayınız.

Film için bestelenmiş, aralara bir dörtlüğü serpiştirdiğim ve filmle aynı isimdeki şarkıyı dinlemek isterseniz:


OGBD’den esinlenerek bu filme özel; filmin yakışıklısı, rahmetle andığımız Uzay Heparı.





İyi seyirler.

1 Şubat 2015 Pazar

Eastern Boys (Doğulu Gençler) #MFFF

Uzun zamandır pek film izleyememiş, dolayısıyla burada sizlerle paylaşma imkanı bulamamıştım. Neyse ki My French Film Festival başladı ve ben de bir film izleyip festival bitmeden izleyebilmeniz için sizler için yorumlayabiliyorum.

Öncelikle bilmeyenler için Fransızların tüm dünyaya armağanı bu festival hakkında kısa birkaç bilgi vermek istiyorum. Bu festivaldeki filmleri izleyebilmeniz için nerede olduğunuzun hiçbir önemi yok. Çünkü filmler, herhangi bir şehrin bazı sinema salonlarında değil, internet bağlantısı olan her yerde takip edilebilecek, "online" bir özelliğe sahip. Bu yıl için 16 Şubat’a kadar www.MyFrenchFilmFestival.com adresinden şahane Fransız filmlerini (yerli sponsor sayesinde) ücretsiz ve Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Eastern Boys/Doğulu Gençler eşcinsel temasıyla festival kapsamında yer alan uzun metraj filmlerden bir tanesi. Robin Campillo senarist ve yönetmenliğinde, Olivier Rabourdin, Kirill Emelyanov, Danil Vorobyev , Edea Darcque, Beka Markozashvili oyunculuklarıyla ortaya çıkan bu sanat eserini sizlere de tavsiye etmeyi görev biliyorum.

Filmin konusunu, kolaya kaçıp alıntılamak gerekirse;

Orta yaşlı, beyaz yakalı Daniel, Paris’te Kuzey İstasyonu’nda, genç göçmen Marek ile ertesi gün ucuza seks yapmak üzere anlaşır; genç adamdan zerre kadar şüphelenmez ve ona evinin adresini verir. Fakat ertesi gün Marek, Doğu Avrupalı çetesiyle birlikte Daniel’in bir rezidanstaki dayalı döşeli dairesini istila ediverir!” (iksv.org)

Film, kimin iyi kimin kötü olduğunu bolca sorgulamanıza neden olacak nitelikler barındırıyor. Öyle ki bütün bu sorgulamaları çok fazla aksiyon ve hatta diyalog olmadan yaptırıyor.

Göçmenlerin yaşam şartları, ne kendi ülkelerinde ne de sığındıkları ülkelerde aradıkları mutluluğa/huzura tam olarak kavuşamadıklarını çok da fazla konuşmadan gösteriyor. Filmin temasında yer alan Doğu Avrupalı gençlerin yaşamlarından öte eve gelen hizmetçi kadının yüzündeki mutsuz ifadeyi filmi durdurarak incelemenizi öneririm.

Seks işçiliği, insanların –özellikle gaylerin- sadece cinsellik amaçlı buluşmalardan gasp vb durumlarla karşılaşması, ekonomik olara güçlü olmanın gayler açısından –her zaman söylediğimiz gibi- gerçekten önemli olduğu gibi bir çok konuyu da sessiz sedasız izleyicilerin kafasına soru işareti olarak yerleştiriyor. Ülkemizde de birçok benzer hikayeyi yaşadığımızdan/duyduğumuzdan eminim.

Kısaca dün gece tv’de görüp twitter’dan yaptığım çağrıyı burada yinelemek istiyorum: Lütfen değerli zamanınızın çoğunu zırva Bu Tarz Benim’leri vb izleyerek çarçur etmek yerine, size eğlenceden ötesini sağlayacak bu değerli yapımlara zaman ayırın. Elbette zaman zaman boşa zaman harcamak hepimizin yaptığı bir şey; ama her zaman değil.


Filmi 16 Şubat'a kadar buradan izleyebilirsiniz. İyi seyirler…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...